20 Eylül 2011 Salı

ANTİK YUNANDA YARIŞMAK

Sevgili Arkadaşım Vladimir, ki kendisi bu blogu açmam için beni yüreklendiren kişidir, beni mimlemiş. Varsın benim konularımla alakası olmasın, kendisine cevap vermek boynumun borcu. :)

"Bir günlüğüne ruhum aynı kalmak koşulu ile erkek olsaydım ne yapardım?"

Erkek olsaydım diye düşündüğüm anlar genelde mesleğimle ilgili konularda. Ben yine bir gezi sırasında dinlediğim bir olaydan yola çıkarak bu iş muhabbetinden kurtulmak istiyorum.

Bir günlüğüne erkek olsam, zaman yolculuğuna çıkar, yıllar önce Olimpia'da olimpiyatlarda yarışan bir erkek çocuğu olurdum. O dönemde yarışçılar o denli prestijliymişler ki, kazananların memleketlerine heykeller dikilirmiş. Yaşadığı kent mükafatlandırılırmış. Bu olimpiyatlara gelen sporculara dokunulmazmış. Hatta söylenildiğine göre o yıl bir kaç ay öncesinden tüm savaşlar dururmuş.

Yaşım onyedi. Babam şampiyon, dedem şampiyon. Kadınlar, kölelerle birlikte yarışamayanlar statüsünde. Bırakın yarışmayı, seyretmeleri bile yasak. Annem, tuttuğunu koparan bir kadın. Bir yolunu bulsa yarışacak. Ama bunu düşünmesi bile yasak. Yalnız dediğim gibi, kafasına koyduğunu yapar o. Karar vermiş, beni seyredecek. Yarışmacılar ve seyirciler çıplak olmak zorunda. Bir tek yarışmacı hocalarının giyinik olmasına izin var. Kılık değiştirip hocaların arasına karışıyor. Önden herşey yolunda. Ama ben şampiyon olunca kendinden geçiyor, ve kim olduğu açığa çıkıyor.

Şampiyonluk sevincini yaşayamıyorum bile. Yüreğim ağzımda. Olimpiyat stadına girme cüretinde bulunan kadınlara verilen ceza, hemen oracıkta bulunan uçurumdan aşağı itilmek. Annemi de oraya götürüyorlar. Çığlıklar atmaya başlıyorum. 

Ben ödül falan istemiyorum, annemi öldürmeyin, yeter! 

Annemin yanındaki görevliler duraklıyor. Bir şampiyon annesi, bir şampiyon eşi ve bir şampiyon kızı olan annemi herkes tanıyor. Biliyorlar ki izin verseler, zamanında o da bir şampiyon olabilirdi. Bu duraklamadan güç alıp tekrar bağırıyorum. 

Bir şeyler yapın! Annemin yaşaması için bir şeyler yapın!


Önce dedem yaklaşıyor anneme. Sonra babam. Dokunmadan, öylece bakıyorlar. Annemin başı dik. Doğrudan gözlerine bakıyor ikisinin. O gözlerde dedem kaldırdığı diski görüyor. Onu atışını, yakınlarının sevinç çığlıklarını duyuyor. Babam yarışın son anlarını hissediyor o bakışlarda.  Son iki hamlede rakibinin nasıl önüne geçtiğini ve yarışı nasıl kazandığını tekrar yaşıyor. Baba, ve eş. İki şampiyon, yöneticilerin önünde diz çöküyor. Annemi bize bağışlamaları için yalvarıyor. 


Yöneticiler şaşkın. Bir tarafta kurallar, bir tarafta iki şampiyon. Ne yapacaklarını bilmeden öylece duruyorlar. Neyse ki duruma müdahale eden çıkmıyor. Belki o anda birisi "Ne duruyorsunuz?" diye bağırsa her şey bambaşka olacaktı. Bir süre sonra heyet yumuşuyor. Annemi serbest bırakıyorlar.

Yanına gidip annemin gözlerine bir de ben bakıyorum. İşaretin verilmesi ile koşmaya başlıyorum. Önden ortalarda kalmayı yeğliyorum. Nefesini kontrollu kullan diyen babamın sesi kulaklarımda. Derken yavaş yavaş öne geçiyorum. Son metrelerde yanımdaki ile sıkı bir savaş oluyor aramızda. Ha gayret diyorum kendime, ve öne atılyorum. Yarış bitti. Evet, şimdi şampiyonum! Başardım!

O günden sonra olimpiyat stadına giren herkesin -hocalar dahil- tamamen çıplak olması hükmü getiriliyor.


15 Eylül 2011 Perşembe

ESKİŞEHİR - BEYPAZARI - 2






Ertesi sabah Odunpazarı’na doğru yola çıkıyoruz. İlk durağımız Kurşunlu Külliyesi. Kervansaray Mimar Sinan tarafından yapılmış, diğer yapıların mimari bilinmiyor. Uzun yıllar Mevlevihane olarak kullanılan bu külliyenin camii Yavuz Sultan Selim zamanında yaptırılmış. Cami ve biraz aşağıda yer alan Osmanlı Evi kapalı, gezemiyoruz. Bu eski semtin sokaklarında dolaşıp eski evleri inceliyoruz.

Ne yapalım, biz de Atlıhan Çarşısında Eskişehir’in simgesi olan lületaşından yapılan eşyalara bakıyoruz. Canlı, sevimli bir yer olmuş burası. Daha sonra Türkiye’nin ilk Cam Sanatları Müzesine geçiyoruz, çok şükür burası açık!


Müze çok güzel, Anadolu Üniversitesi öğrencileri ve konuk sanatçıların cam eserleri sergileniyor. Müzede aynı zamanda Cumhuriyet kadınlarını gösteren bir fotoğraf sergisi de var. Türk kadın milletvekilleri, Eskişehir ailelerinin kadınları burada.


Sonraki durağımız Kentpark. Yemyeşil bir alan içinde göletler, yapay plaj, yüzme havuzları, oyun alanları, çocuklar için at binme yeri var. Özenerek hazırlanmış bir yer, biz de özenerek geziyoruz. Parkın içinde yiyoruz yemeğimizi. Buranın en meşhur yemeği çibörek. Çiğbörek denmesini istemiyorlar, bu geleneksel Kırım Tatar yemeğinin adı şırbörek, şuberek, çuberek isimlerinden türetilmiş. Böreğin içindeki kıyma çiğden konuluyor -herhalde bu yüzden çüğbörek yakıştırması yapılmış- , harcın sulu olması makbul. O yüzden soğan yeterince sulu değilse içine bir miktar da su katılıyor, ve börek yağda kızartılıyor. Bir porsiyonda beş tane var, ama yedikten sonra bir ağırlık hissetmiyorsunuz.



Yemekten sonra Bilim Sanat Kültür Parkına geçiyoruz. Amerika kıtasına göçmen getiren May Flower gemisinin bir kopyası var, çocuklar içini geziyor. Oldukça küçük bir gemi. Bunun dışında bir anfitiyatro, yemyeşil bir park, oyun alanları, lokanta ve kafeler var. Henüz yapımı sürmekte olan kuleler de sanırım bir masal evi olarak hizmete sunulacak.


Şehire geri dönüp gondola binmek için sıraya giriyoruz. Burada iki seçeneğiniz var. Gondolla ufak bir tur yapabilir, ya da motora binip daha uzun gezebilirsiniz. Birincisini tercih ediyoruz. Yarım saat kadar bekledikten sonra beş dakikalık turumuza çıkıyoruz. Bir daha gelirsek de motora bineriz artık. Gondol dört kişilik, bizim grup altı kişi ve kuyruk olduğu için yanımıza yaşlı bir çifti alıyoruz. Ankara’dan günübirlik gelmişler, şehri geziyorlar. Sohbet ederken şelaleden bahsediyorlar. Arkadaşımla birbirimize bakıyoruz. Nerede bu şelale? Tepedeymiş. Turla geldik, haberimiz yok. Sırf Eskişehir’e gidiyor diye bilmediğin bir tura katılırsan böyle olur işte.


Sokakları dolaşıyor, bir yerde oturup soğuk bir şeyler içiyoruz. Şehrin meşhur bozacısı yaz olduğu için dondurma satıyor. Burası tam bir üniversite şehri olmuş. Sokaklar tertemiz, insanlar güleryüzlü. Sanki Avrupa’dasınız, yalnız insanlar Türkçe konuşuyor.

Haller Gençlik Merkazi’ni bir de gündüz gözüyle gördükten sonra otelimize dönüyoruz. Akşam yemeğinden sonra, grubun en genci ve ben, su muhallebisi yiyelim diye tutturuyoruz. Önden ekibin diğer üyeleri bize tuhaf tuhaf bakıyor. Bahaneler hazır. Adını bilmiyoruz - Bir taksiye sorar öğreniriz - Olmaz. Programdan adını öğreniyoruz, yerini de internetten buluyoruz. Haller Gençlik Merkezi’nde olduğunu duyunca herkes hevesle yola koyuluyor. Beş dakikalık yol. Muhallebiler güzel, yemeden gelmeyin derim.

Bu arada şunu belirtmek istiyorum. Açık büfelerde sıcak yemek tercih etmediğimi yazmıştım daha önceden. Burada aldığım pilav ve çorba soğuk geliyor bana. Önden bir anlam veremiyorum, son gece arkadaşlarımdan biri olayı çözüyor. Normalde, bu yemeklerin altında sıcak su tepsisi olur, ve bu su sıcak tutulur. Pratik zekalı insanımız, fazla masraf etmemek için kendince bir çözüm bulmuş, sıcak su tepsisi yerine elektrik ocağı yerleştirmiş! Ocak da yemekle temas etmiyor, meğer biz bu yüzden soğuk yemekler yiyormuşuz…



14 Eylül 2011 Çarşamba

ESKİŞEHİR - BEYPAZARI - 1


Bayramın birinci günü erkenden yola çıkıyoruz. Öğle yemeği için Kütahya’da Ahmet Ağa’ya gidiyoruz. Önden ikram edilen çorba soğuk, ama köfteler güzel. Sonra şehri görmek amacıyla merkeze geçiyoruz. Bir işe yaramıyor, çünkü bayram nedeniyle her yer kapalı. Bir tek Çini Müzesi ve Lajos Kossuth Müzesi açık.
Lajos Kossuth, Macaristan’ın Avusturya’dan ayrılması için savaşan bir lider. Verdiği savaşta başarılı olmasına rağmen, Lehistan’ın aynı şekilde baş kaldırmasından korkan Rusya’nın müdahelesiyle ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor. Osmanlı Devleti’ne sığınıyor, 1850-51 yıllarında Kütahya’da kalıyor. Tam yüz yıl sonra, Macar hükümeti tarafından kaldığı ev müzeye dönüştürülüyor. Osmanlı ve Macar kültürünü bir arada yaşatan bir ev burası.


Ulu Cami ve Çini Müzesini geziyoruz. Müzede çini yapımı detaylı olarak anlatılıyor. 1766 yılında hazırlanmış “Fincancılar Anlaşması” duvara asılmış. İşyeri sayısının 24 olduğu, bu sayının arttırılmayacağı belirtilmiş; usta, kalfa ve çırakların kaç para alacağı yazıldıktan sonra, bu kurallara karşı gelenin ölüme bedel kürek cezasına çarptırılacağı da açıklanmış. Tarihteki ilk oligopol anlaşması bu mu acaba?




Müzede Germiyanoğlu Yakup Çelebi’nin mezarı var. Yakup Çelebi, Süleyman Şah’ın oğlu. Kız kardeşi Yıldırım Beyazıd ile evleniyor. Kendisi kardeşine çeyiz olarak verilen toprakları geri alıyor, Yıldırım Beyazıd tarafından hapse atılıyor.. Ankara Savaşı’ndan sonra Timur’a sığınıyor. Ancak daha sonra Beyazıd’ın cenazesini alıp Bursa’ya getiriyor, ve mirasçısı olmadığı için topraklarını Osmanoğulları’na bırakıyor.

Germiyan Sokakta öylece dolanıp bir otelde kahve içmekle yetiniyoruz. Otel, eski bir konak yenilenerek oluşturulmuş. Hoş bir yer olmuş. 

Fazla zaman kaybetmeden şehirden ayrılıp Eskişehir'e doğru yola çıkıyoruz. Göremediğimiz yerler Çinili Camii, Çini Yapım Atölyesi ve Kütahya Evi.
Akşama doğru Eskişehir’e varıyoruz. Yemekten sonra da şehri keşfe çıkıyoruz. Otelimiz şehir merkezine yakın, yürüyerek Haller Gençlik Merkezi’ne gidiyoruz. Eski hal binası yenilenerek kullanıma açılmış, binanın bir tarafı yemeğe, bir tarafı alış verişe ayrılmış. Ortadaki boşlukta ise çay kahve içmek için masalar var.

Haller Gençlik Merkezi’nden çıkıp yürüyüşe devam ediyoruz. Upuzun bir sokakta kafe ve barlar sıralanmış. Gençler bu sokakta, oldukça hareketli bir yer. Bizim gibi turla dolaşanlar hemen belli oluyor. Porsuk çayına kadar yürüyüp bir kahve içiyor, otelimize geri dönüyoruz.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

GÖKÇEADA - 2

Sabah ilk olarak Kaleköy’ü geziyoruz. Adada eski çağlardan beri var olan kale bu köyde. Eski liman da bu köyde. Ama biz biraz daha doğuda kalan Kuzulimanından geldik. Kalenin bulunduğu yer o kadar rüzgarlı ki, her an uçuverecekmişim hissine kapılıyorum. Turdaki bazı arkadaşlar manzarayı daha iyi görmek için iyice kenara gidiyorlar. Ben korkuyorum. Rüzgardan bir sendelesem, aşağıdayım. Karşıda Semadirek adası üzerindeki bulutlarıyla daha çok heybetli bir dağı andırıyor.
Oradan yıkık bir kiliseye geçiyoruz. Aslında çok eskiden yapılmış, ama 1930 yıllarında adalı biri tarafından onarılmış. Şimdi cemaati olmadığı için çatısı çökmüş durumda. Birkaç sene sonra hiç bir şey göremeyebiliriz.

Köyün kahvesinde oturup karadut suyu içiyoruz. Taze ve güzel. Elleri yavaş olmasa bir tane daha içeceğim, ama birincisini o kadar çok bekledikten sonra ikincisini istemeye halim kalmıyor.

Bademli köyüne geçiyoruz. Kaleköy'ün ismi güzel seçilmiş, ama bu köyde badem yok. Bu isimlerin bazıları ne şekilde verilmiş, belli değil. Kahvede oturup sakızlı muhallebi yiyoruz. Muhallebinin pek bir özelliği yok. Sonra köydeki güneş saatini görüyor, çamaşırhaneyi geziyoruz. Adada birkaç tane çamaşırhane göreceğiz. Suyun ısıtıldığı, çamaşırların yıkandığı yerler var. Ada halkı eskiden hep buraları kullanırmış.

Öğlen yemeği için kasabaya iniyoruz. Yerli halkın bolca bulunduğu Merkez Lokantasını seçiyoruz. Fasulye güveç, musakka, cacık ve ayran söylüyoruz. Yemekler muhteşem değil, ama güzel.

Öğleden sonra denize girme hayali ile Aydıncık kumsalına geliyoruz. Fazla rüzgar nedeniyle pek denize girilecek gibi olmayan, ama şahane “kite surf” izleyebileceğimiz bir yer çıkıyor karşımıza. Seyrederken adamın biri yaklaşık 2 metre kadar havalanıyor. Ben denklanşöre basana kadar da tekrar iniyor. Ellerim makinenin üzerinde, öylece kalakalıyorum.

Oradan Kefalos plajına geçiyoruz. Burası daha az rüzgarlı. Dileyen denize girerken, dileyen deniz kenarında yer alan yerlerden birinde oturup bunaltmayan havanın tadını çıkarıyor.

Dereköy, bu adanın hayalet köyü. Eskiden tüm ada halkı Rum imiş. Cumhuriyetin ilk yıllarında ada sakinleri nispeten rahatmış. Yarı açık cezaevi ile birlikte adada suç oranı artınca tedirginlik başlamış. Rumca eğitimin tamamen yasaklanması, ellerinden alınan topraklar, 6-7 Eylül olayları adanın Rum nüfusunu epey azalmış. Babamın zamanında beşinci sınıfta Rumca okuma yazma öğreniyormuş çocuklar. En son 1963 ve 1974’teki Kıbrıs olayları ile köy iyice boşalmış. Şu anda köyde yaşayan tek tük insan var. Terk edilmiş evler insana hüzün veriyor. Buradaki kiliseyi geziyoruz. İçeride fazla kullanılmayan yerlerde bulunan o ağır koku var. Birilerinin işlediği suçun cezasını başkaları ödüyor.

Akşam yemeğinden sonra Kaleköy merkezine gidiyoruz. Son derece renkli bir sokak. Ön taraf açık pazar yeri gibi. Hediyelik eşyalar, takılar, giysiler satılıyor. Arka tarafta kafeler, barlar, lokantalar var. Burada bir adet balık lokantası olduğunu öğreniyorum. Belki gündüz vakti gelebilseydik, balık yiyebilirdik. Midilli’de dört bir yanda bulunan balık lokantalarını gördükten sonra burası garip geliyor bana.
Ertesi sabah ilk olarak Yıldızkoy'u ziyaret ediyoruz. Burası su altı güzellikleri nedeni ile Su Altı Milli Parkı ilan edilmiş bir yer. Türkiye'nin ilk ve tek Su Altı Milli Parkı. Kaşkaval Burnu'nu andıran değişik kaya oluşumları var. 

Sonra Tepeköy'e çıkıyoruz. Bu köy, bir Rum köyü. Kahvesinde oturanlara merhaba diyoruz, cevap alamıyoruz. Kahveci, kilise birazdan dağılacak, size kahve yapamam diyor. Adaçayı ya da çay alabilirmişiz. Turdan bazıları kiliseye bakıyor. Meydanın diğer tarafında banklara oturup çaylarımızı bekliyoruz. Birazdan kilise dağılıyor, ve kahve doluyor. Yan tarafta oturan köylü ile konuşmayı başarıyoruz. Gençken İzmir’e geldiğini, Kordonda arkadaşlarıyla oturup gelen geçen hakkında Rumca yorum yaptıklarını anlatıyor. Kimse anlamaz diye rahatça konuşurken Rumca bilen İzmirliler bunları kovalayınca çok şaşırmışlar.

Adanın en büyük çamaşırhanelerinden biri burada. Oldukça büyük, üzeri kapalı bir çamaşırhane burası. Gezdiğim hiç bir yerde bu tip bir çamaşırhane düzenine rastlamamıştım.

Barba Yorgo’nun yerinde Barbayannis şaraplarını tadıyoruz. Amatörce yapılan bu şaraplardan adayı anmak için bir tane alıyorum. Yandaki yazı meyhanenin tam ortasında, duvara asılmış duruyor.

Yolda Tuz gölünün yanından geçiyor, zeytin ağaçlarının arasında yol alırken adalı tarihçi Mihail Kritobulos’u anıyoruz. Kritobulos, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethini yazmış, belki de bu sayede adaya fazla dokunulmamasını sağlamış. Söylediklerine göre Osmanlı'yı methederken satır aralarında hep Bizanslı olarak kalmış. Bir tarihçi de bizden. Padişah Abdülhamit ile arası iyi olmadığı için İstanbul’dan ayrılıp Anadolu’yu gezen Dr. Şerafettin Mağmumi, gezi yazılarında bu ada hakkında detaylı bilgi vermiş.

Bir sonraki durak Zeytinli köyü. Buranın halkı da Rum, ama daha konuşkan insanlar. Yukarıda Hristo'nun yerinde sakızlı muhallebi yiyoruz. İlk yediğimize göre daha güzel olmakla birlikte sakız tadını tam alamıyoruz. Sonra meydanda Madamın yerinde kahvemizi içiyoruz. Daha turistik bir köy olduğu için yenilip içilecek yer sayısı daha fazla, ve hediyelik eşya dükkanları var.

Öğle zamanı kasabaya geliyoruz. Yemek yenecek, alışveriş yapılacak, ve mümkünse babamların yaşadığı ev bulunacak. Aynı esnaf lokantasında yemeğimizi yedikten sonra babamın tarif ettiği yere gidiyoruz. Maalesef, metropolitin evi ve kilise hariç sokaktaki hiç bir bina eski haliyle durmuyor.

Burada satın alınabilecek bademli un kurabiyesi var, karadut reçeli, yeşil domates reçeli ve gelincik reçeli var. Bir de değişik kokulu sabunlar yapmışlar, hediyelik alınabilir. Gökçeada maceramız böylece bitiyor. 

Göremedklerimiz, Kaşkaval burnu ve lahit mezarlar. Kaşkaval Burnu'na kara yoluyla ulaşmak mümkün değil, o rüzgarda denize açılmak da pek akıllıca değil. Rivayete göre çok zengin bir kadın cennete gidebilmek için bir sürü yuvarlak peynir yapıp üst üste koymuş, ve kimseyle paylaşmamış. Tanrı bu duruma kızmış, Mart ayının birinde kadının üzerine şiddetli rüzgar, yağmur ve kar göndermiş. Kadın ve peynirler donmuş, peynirler taşa dönüşmüş.

Buraları görmek bir başka sefere kaldı. 




GÖKÇEADA - 1

Ailedeki adı İmrozdur onun. Babam ilkokulu dört yıl burada okumuş. Dedesinin yanında. Büyük dedem, İmrozda görev gereği bulunan Türklerdenmiş, yerlilerin tümü Rummuş. Küçük bir kasabaymış, ama değişikmiş. Mesela birkaç serseri Rum genci köylülerden birinin kuzusunu çalıp yemiş. Ada halkı hırsızları yakalayıp, kuzudan arda kalan ne varsa boyunlarına asıp gezdirmiş ortada. Mahkeme falan sonra.

İzmir’den Gökçeada’ya gitmek, İstanbul'a gitmekten daha uzun sürüyor. Sabah yola çıkıyoruz, hadi Çanakkale’ye kadar gidiyoruz. Çanakkale’de çok fazla beklemeden Gelibolu tarafına geçiyoruz, sonra beklemeye başlıyoruz. Çünkü adaya bir vapur var, onu kaçırırsak başka şansımız yok. Bu riski göze almak istemeyen tur yöneticimiz, bizi iki saat öncesinden vapur iskelesinin oraya getiriyor. Uyduruk bir kahve, girmek isterseniz bir deniz var. Güneşlenecek kumsal yok, doğru dürüst soyunup giyinecek yer yok. Zannedersem bizden kimse girmedi orada.

Ben yine gezinin başına döneceğim. Sabah erkenden yola çıkıyoruz. Rehberimiz bir arkeolog. Şükrü Bey, “manava uğradım, iki kilo patates aldım” dese bile melodik konuşma tarzıyla karşısındakine lafını dinleten biri. Bir de mitolojiden söz açınca kendimi Kordon’da, sabah serinliğinde kahvaltımı etmiş, denize karşı kahvemi yudumlarkenki ruh halinde buluyorum. Keyifle hafifçe arkaya doğru kaykılıp manzaranın tadını çıkartıyorum.

Tarihte İmroz halkı Prohelen olarak tanımlanıyor. İsminin kaynağı olduğu düşünülen bereket tanrıçası İmbros da bu dilden. İmrozlular, Homeros'a göre Truva Savaşında Truvalıların yanında yer almış. Kendilerini Anadolu'nun bir parçası olarak görüyorlar.

Bir de İmroz-Tenados (Gökçeada-Bozcaada) arası Achileos'un annesi Thetis'in sarayının, İmroz-Semadirek arası Poseidon'un kanatlı atlarının ahırlarının bulunduğu düşünülürmüş.  

Çanakkale’ye gelince insanı bir hüzün basıyor. Şehitler Anıtı uzaktan görünüyor. O sene pek çok okul mezun vermemiş. Verememiş. İstanbul Tıp Fakültesi, İstanbul Erkek Lisesi… Bu liste uzayıp gider. Şehitlikte Rum, Ermeni vatandaşlarımız da arkadaşlarının yanına yatıyor. Hatta yanlış hatırlamıyorsam bir Ermeni yurttaşımız, “Hristiyanım diye beni o gavurların yanına gömmeyin sakın” diye vasiyet etmiş. 

Vapur tıklım tıklım, iki saati biraz geçen bir yolculuktan sonra Gökçeadaya varıyoruz. Korkuyorum. Aileden gidip görenlerin yaşadığı o büyük hayal kırıklığının tekrarından korkuyorum. Ada tamamen "Egeli" iken var olan güzelliklerin perişan hale getirilmesini fark etmekten korkuyorum. Gerçi benim ilk ziyaretim, ama anlatılanlar var.

Akşama doğru otelimize varıyoruz. Adada pek çok otel, pansiyon var. Bunun nedeni sörf. Rüzgar sörfü yanında “kite surf” dedikleri uçurtma sörfü diyebileceğimiz bir başka spor daha yapıyorlar.

Akşam yemeği açık büfe. Bu gibi durumlarda ben soğuk yemeklere ağırlık veriyorum. Sıcak kalsın diye bütün gece alttan ısıtılan kaselerde duran yemeklerin bir tadı olmuyor çünkü. Muhtelif salatalar, kızartmalar var,ve güzel. Mostralık bir balık salatası var. Dört bir yanı denizle çevrili bir yerde bu kadarcık balığa hayret ediyorum. Bu topraklarda neredeyse 1000 yıldır yaşıyoruz, hala tam anlamıyla faydalanmayı öğrenemedik.

Meyveler, özellikle üzüm lezzetli. Babamın anlattığına göre buraları eskiden bağlık ve zeytinlikmiş. Türlü nedenlerle o bağlar sökülmüş. Ada kültürü gitmiş, yerine bambaşka bir şey gelmiş. Yazık.

Hava o kadar serin ki, uzun kollu penye ve çorap iyi geliyor. Bu arada İzmir’in sıcaktan yanıyor olması bize değişik bir his veriyor!

26 Temmuz 2011 Salı

MİDİLLİ - 3

Son günde ilk durağımız Ayiassos kasabası. Buradaki Meryem Ana Kilisesi önemli. İnsanlar gelip dilek diliyorlarmış, ve bu dileklerin çoğu gerçekleşiyormuş. Ben rehberin yalancısıyım. Karşılığında adaklarını yerine getirmek için her yıl 15 Ağustosta yüzlerce insan buraya akın ediyormuş. Bazıları, bulundukları yerden kiliseye yürüyerek geliyormuş, ve bu adaklarının bir parçasıymış. Meryem Ana ve İsa ikonunun 800 yıllarında Kudüs’ten getirildiği söyleniyor. Hayret, Haçlı seferlerinden kurtulmuş. Adada olduğu için herhalde.

Kiliseyi ziyaret ettikten sonra kasabanın meydanında oturup bir çay içiyoruz. Çayları da bizimkinden farklı. Tadını beğenmiyoruz. Belki bir evde içsek daha güzel olurdu, bir şey söylemeyeyim.

Buranın da seramik işleri ve ahşap oymacılığı meşhur. Dükkanlarda testiler, sepetler ve ahşap tepsiler vs satılıyor. Meydandaki bir dükkandan tulum peyniri alıyorum. İzmir tulumu ile Erzincan tulumu arası bir peynir. Güzel, ancak sonradan biraz fazla tuzlu geliyor.

Yolda kır kahvesi gibi bir yerde duruyoruz. Burası ressam Theophilos’un bir dönem resimlerini yaptığı ağaç kovuğunun olduğu yer. Resmen ağaç kovuğunuda resim yapıyormuş adam. Bir dönem bizim Fikret Mualla gibi sefalet içinde yaşamış, bir tabak yemek karşılığında resimlerini satmış. Kovuğun yanında eserlerinin kötü kopyaları satılıyor.

İkinci durak Barbayannis uzo fabrikası. Söylediklerine göre Yunanistanın en büyük uzo üreticisi. İmalat kısmını geziyoruz, sonra hemen bardaklara birer parmak uzo koyup, tatmamızı bekliyorlar. Yani, akşamüstü falan olsa neyse de, öğlen vakti ve aç karnına kimse oralı olmuyor. Bu arada uzoların derece derece olduğunu öğreniyoruz. Hafif, orta sertlikte ve sert olanı var. Keşke daha uygun bir zamanda gelseydik de, şunların bir tadına baksaydım. Arka arkaya, karşılaştırarak birer yudum alabilme şansı her zaman karşımıza çıkmaz.

Son durağımız Plomari. Barbaros Hayrettin’in doğum yeri diyorlar. Önden sahilde yemek yiyoruz. Lokantanın önünde ahtapotlar güneşte kurutuluyor. Teşekkür ederiz, ahtapot istemiyoruz. Karides ve kalamar dolma yiyelim diyoruz. Arkasından da biber kızartma. Kalamar dolma bizim bildiğimize benzemiyor, ama güzel. Kocaman kalamarın içine peynir koyup pişirmişler. Izgara olmadığı sürece yumuşak bu kalamarlar. Biber kızartma bizdeki gibi soslu ya da yoğurtlu değil, sade geliyor.

Arkasından kasabanın sokaklarında dolaşıyoruz. İki yüz yaşında olduğu düşünülen bir çınar ağacı karşılıyor bizi. Günlerden Pazar, yine her yer kapalı. Bir bakkal dükkanının önünden geçerken, kapıya asılmış dergilerden birinde tanıdık yüzler görüyorum. Bunları nereden tanıyor olabilirim diye yaklaştığımda Kenan İmirzalıoğlu ve Cansu Dere ile karşılaşıyorum. Kapaktalar! Meğer bizim diziler burada da popülermiş.

Bu tur bize farklı geldi. Arkeologlarla gezmeye alıştığımızdan herhalde, tarih ve kültür bilgisi eksik kaldı. Ama rehberimiz bizi memnun etmek için o kadar çabaladı ki, beğenmemek ayıp olurdu. İnsan tanıdıklarını memleketinde nasıl gezdirir, bizi öyle gezdirdi. Zaten bizim dışımızda tura katılanlar da böylesi açıklamaları sıkıcı bulduklarını belirttiler, biz de gezinin bu şekilde keyfini çıkarttık.

Ayrıca belirtmek istediklerim, Mytilene (Midilli) de mitolojik kral Makar’ın kızlarından birinin adı. Şimdilerde Lesbos yerine bu ad tercih ediliyormuş. İngilizce Lesboslu demek istediğinizde “Lesbian” diyorsunuz, bu da adalıların hoşuna gitmiyor. Hanımlar Lesbosluyum demeye utanıyorlarmış. Atinada lezbiyenlere dava açtıklarını duymuştum - isim hakkı için - sonra kaybettiler herhalde.  Zamanında çok esprisi yapılmıştı bu olayın.

Şehirde çevre bilimleri, antropoloji ve sosyoloji dallarında eğitim veren Ege Üniversitesi var. Antik Yunanda yedi bilgeden biri olan Pittakos bu şehirden. Nobel ödüllü şair Odysseas Elytis’in de ailesi buralı imiş.

Ressam Theophilos’u tanıtan sanat eleştirmeni Stratis Eleftheriadis Teriade bu adada doğmuş. Adaya, biri ressama ayrılan iki sanat müzesi açmış. Mytilene’de iki sanat müzesi, iki arkeoloji müzesi, bir etnografya müzesi, bir de Bizans müzesi var. Küçükleri saymıyorum. Aynı bizdeki gibi, değil mi. :) Pek çok da önemli kilise var.

Bunlardan St. Nicholas kilisesi, Osmanlı zamanında türbe iken 1929 yılında kiliseye çevrilmiş. Fatih Sultan Mehmet Midilli’yi fethederken çadırını buraya kurmuş diyorlar.

Gemiye binmeden önce Mytilene’de açık olan yerlerden son alışverişlerimizi yapıyoruz. Bu dükkanların girişinde Türkçe yazılar var. Merhaba, hoş geldiniz gibi temel kelimeleri zaten biliyorlar. Bademli un kurabiyesi, kızartmalık peynir, sakız likörü ve birkaç reçel alıyorum. Reçellerden en çarpıcı olanı zeytin reçeli, cesaret edip açamadım henüz. Bir de limon ve fıstık reçeli var çantamda. Sakız likörü, adada da gümrükte de küçük şişelerde satılmıyor, belirteyim. İllaki yarım litrelik şişelerde almanız gerekiyor. Hediyelik birkaç tane almayı düşündüğüm için hayal kırıklığına uğruyorum.

Bademli un kurabiyesi, bizim badem ezmesinin başka türlüsü. Şanslıyım, son kutuyu alıyorum. Asıl baklavalardan tatmak istiyordum, ama gözüm yemiyor. Çünkü bu memlekette yarım porsiyon kavramı yok. Oranın baklavaları da her şey gibi bizimkilere benzemiyor. Üç dört baklava büyüklüğünde kocaman bir üçgen düşünün. Cam dolapların içinde, tabaklarda duruyor. Pek öyle iştah açıcı gelmiyor bana. Daha doğrusu kocaman tatlıyı görünce tırsıyorum. Bir dahaki sefere diyorum, bakalım ne zaman denk gelecek.

Daha Sigri var, fosilleşmiş orman var, bizimki kadar güzel olmasa da denizi var. Muhteşem dedikleri kumsallar üç metre genişliğinde, taş ve kum arası kıyılardan oluşuyor. Ama şehrin içinde bile tuhaf sıkış sıkış apartmanlardan yok, deli gibi her yere kondurulan yazlık evlerden hiç yok. Güzel, değil mi.

24 Temmuz 2011 Pazar

MİDİLLİ - 2





Ertesi sabah Petra yolundayız. Yolda lego ev büyüklüğünde kilisevari şeyler görüyoruz. İçlerinde ikonalar ve çiçekler var. Tam da o noktada kaza yapıp ölenlerin anısına yakınları tarafından hazırlanmış maketler. İçlerinde sürekli mum yanarmış. Biz de kaza yapmayalım diye yanlarında durmadan geçiyoruz. Buradaki mezarların en fazla 3 yıllık olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra kemikler şarapla yıkanıp beyaz çarşaf içinde merhumun yakınlarına verilirmiş. Mezara gitmek yerine çarşafı açıp kemiklerine bakmak da değişik bir anma şekli.

Buraya kadar gelmişken şair Sappho’dan bahsetmemek olmaz. Şair, her yıl doğum günü olduğu varsayılan 15 Ağustosta doğum yeri Eresos köyünde anılıyor. Asil bir aileden gelmiş, ve hayatının neredeyse tamamını bu adada geçirmiş. Antik Yunanda çok tutulan bir isim olduğu, Platonun kendisini “onuncu sanat tanrıçası” olarak nitelendirdiği söyleniyor.

Petra, çok eski çağlardan beri yaşanılan bir yer. Aşilin Truva Savaşına giderken burada mola verdiği söyleniyor. Bölge, adını üzerine Panayia Glykiphilousa kilisesinin yapıldığı kayadan almış. Kilise tepede, çıkmak için merdivenleri tırmanmak gerekiyor. Yukarıda bizi hoş bir sürpriz bekliyor, kilise bir vaftiz törenine hazırlanıyor. İnsanlar telaş içinde sağa sola koştururken en güzel kıyafetlerini giymiş konuklar, ellerinde hediyelerle kiliseye geliyorlar. Onları seyrederken rahip bize gülümseyerek bakıyor. Ben de ona gülümsüyorum, ve içimden bebeğe mutluluklar diliyorum.

Aşağıya inerken değişik bir müze görüyoruz. Buradaki tipik evleri göstermek adına bir konak, müze olarak düzenlenmiş. Hemen içeri dalıyoruz. Bize Avrupalılar kadar değişik gelmiyor, çünkü stil olarak bizim Osmanlı konaklarından çok farklı değil. Rehber bize burası için “Türk Konağı” demişti, ama içeride buna dair bir yazı göremiyoruz.Yapının özelliği, ilk katın yığma taş, ikinci katın ahşap olarak tasarlanmış olması. Buradaki evlerin çoğu bu şekilde düşünülmüş.

Öğlen yemeğini Skala Sykamnias’ta yiyeceğiz. Önce Sykamnia köyünden geçiyoruz. Yazar Stratis Myrivilis’in doğum yeri olarak bilinen bu köyden deniz manzarası çok güzel görünüyor Skala Sykamnias ise küçük teknelerin yanaştığı bir iskele. Kıyıdaki lokantalarda deniz ürünleri sunuluyor.

Rehberimiz burada ıstakozlu makarna yiyebileceğimizi söylüyor. Biz makarna ile karnımızı doyurmayalım, ıstakoz yiyelim diyoruz. Önden bir salata, tereyağda pişirilmiş karides geliyor. Yanında retsina şarabı içiyoruz. Ardından da böcek servis ediliyor. Ödediğimiz fiyatı falan yazmayacağım. Kazara olmayacak biri okur, Çeşmeyi bozdukları gibi orayı da bozarlar diye korkuyorum. Şu kadarını belirteyim, Çeşmede tek kişi ödeyeceğimiz fiyattan daha azını iki kişi için ödüyoruz. Yeri gelmişken yazıyorum, zamanlı zamansız kulakları çınlayan İstanbullular boş yere doktora falan gitmesinler. Çeşmeyi gördükçe biz çınlatıyoruz onların kulaklarını...

İkinci durağımız Molyvos (Mithymna). Adanın en eski yerleşim birimlerinden. Adını mitolojik kralı Makar’ın kızından almış, sonradan Molyvos olarak değişmiş. Adanın en turistik bölgesi. Tepedeki kale Bizans zamanından kalma. Manzarası harika, karşıda Ayvalık görünüyor. O kadar yakın ki, sanki boğazdayız. Manzaranın tadını çıkardıktan sonra sokaklardan yavaş yavaş aşağı iniyor, orada bir “yunan kahvesi” içiyoruz.

Molyvos’un Assos’un kopyası olduğu söyleniyor bize. Burada da Assos benzeri bir sit alanı olma durumu var. Yerel mimariye uygun olmayan evler yapmak yasak.

Sonraki durağımız Mandamados. Burası seramikleri ile meşhur bir yer. Yalnız bunlar bizim seramiklerimiz kadar güzel değil, belirtmek durumundayım. Taxiarchis kilisesini ziyaret ediyoruz. Bu kilise 1700 yıllarında inşa edilmiş, varlıklı bir kilise. Patrik V. Gregory’e ait dini kostüm dahil pek çok kutsal emanet saklıyor. Bu kilise 1800’lerin sonunda Türk korsanlar tarafından soyulmuş. Korsanlar oradaki tüm papazları öldürmüşler, bir tanesi saklanarak kurtulmuş. Söylentiye göre çıktığında gördüklerinden etkilenen papaz, öldürülen keşişlerin kanını toprakla yoğurarak bir ikona yapmış. Bu ikonanın ve kilisenin içeriden fotoğrafını çekmek mümkün olmuyor, oradaki illet zangoç çekmemize izin vermiyor. Sabahki gülümseyen rahipten sonra bu adam sinirlerimi tepeme çıkartıyor. Sadece dışarıda saldırıyı anlatan resmi çekebiliyorum.
Şehre dönünce ille de frape içmek istiyoruz. Sahil boyunda yürüyüp bir yere giriyoruz. Frape güzel, ama kaçırılmayacak bir şey değil. Otururken Midilli sakinlerini gözlemliyoruz. İspanyollardan değişik bunlar. Orada tuhafıma giden kıyafetlerdeki uyumsuzluktu. Kolsuz bluz altına botlar, ya da sandalet üzeri mont gibi değişik alışkanlıkları vardı. Üstelik her ikisini de gördüğüm için ayakları üşüyor bunların; hayır adamlar illa mont giyecekler diye bir şey de söyleyemiyordum. Ağustos sıcağında gibi giyinenler İngiliz, o konuda şüphemiz yoktu.

Buradakiler daha farklı. Frapan, ama ne frapan. Fıstık yeşili elbise, cart pembe çanta, mavi ayakkabılar şeklinde gökkuşağı gibi dolanıyorlar. Tamam, mor ve sarı gider mesela, ama bir de araya pembe koymazsın, değil mi. Renk uyumu harika!

Akşam yemeğinde bu kez Mytilene’deyiz. Sağlıklı olsun diye arkadaşım kuzu değil dana pirzola ısmarlıyor, ve ilk gün öğlen yaşadığım hayal kırıklığı tekrarlanıyor. Taze etten yapılmış kocaman pirzolayı bitiremiyorum. Birilernin bu adamlara bekletilmiş, en azından marine edilmiş etten yapılan yemeklerin farkını anlatması lazım.