25 Aralık 2011 Pazar

HİNDİSTAN - 3

Son gece fabrika müdürü, Almanı ve biz iki Türkü evine yemeğe çağırıyor. Önden biraz sohbet edip yemeğe geçiyoruz. Masayı görünce şaşırıyorum. Üç misafir, müdür ve müdürün oğlu oturuyoruz masaya. Oğul yemek yediği halde sırf sohbet amacıyla orada. Evin hanımı ise garson gibi ayakta duruyor. Gece boyunca böyle devam ediyor durum. Eşine soruyoruz, size hizmet etmek için cevabını alıyoruz. Anlaşılan ben misafir olduğum için sofradayım, yoksa arkada bir yerde yiyecektim yemeğimi.


Yemekler bir harika. Bunca yıl sonra isimlerinin hepsini hatırlayamadığım yemeklerden ikişer tabak yiyorum. Ev sahibesi memnun. Mercimeği çok kullanıyorlar. Chana Daal dedikleri yemek, mercimeği hindistan cevizi, hardal, kırmızı biber, defne yaprağı, tarçın, zencefil, karanfil, kimyon gibi değişik baharatlarla pişirilerek yapılıyor. Favorilerim bu, ve yine değişik bir karışımla pişirdikleri tavuk oluyor. Ekmek niyetine de bizim lavaş ekmeğine benzer sacda pişirilmiş incecik yufka yiyoruz. Bizde bazı yörelerde yapıldığı gibi, yufka bir anlamda kaşık gibi kullanılıyor. 


Otelde bunlar yoktu. Otelde yediğimiz tatsız domatesler ve tropik meyveler de burada yok. Domatesler tatlı, bizim tarla domatesleri gibi. Otelde ilk gün sevinerek aldığım taze papayalar bir şeye benzemeyince, bu ülkenin yiyecekleri bana göre değil demiştim. Her haliyle özenle yapıldığı belli olan bu sofra, gezinin ilk günlerinde edindiğim Hint Mutfağı konusundaki ön yargılarımı ortadan kaldırıyor. Yoksa diğer ülkelerde yenilen güzel Hint yemeklerinin hep birer uyarlama olduğunu düşünecektim.

Aynı bizim usul, yemekler bol tutulmuş ki, misafir istediği kadar yiyebilsin. Yemekten aldığım keyifle iştahım doğru orantılıdır benim. Cüssem belli, bu güne kadar yediklerim de belli. Son gün gösterdiğim performans ile diğer misafirleri şaşırtıyorum! Ertesi gün ayrı ayrı, onca yemeği nasıl yediğime gösterdikleri hayreti belirtmek ihtiyacını hissedecekler...


İki çeşit tatlı getiriyorlar önümüze. İlki, üzerinde gümüş yaprak olan badem ezmesi. Bizimkine çok benziyor. Zaten adı da “badam”. Bizimkinden değişik olarak üzerinde gümüş bir film var. Bildiğimiz gümüş! O kadar ince bir tabaka ki, ısırıp çiğneyebiliyorsunuz. Gümüş yutmak sakıncalı değildir umarım. Gerçi en fazla 15-20 tane yemişimdir (hepsini o gece yemedim, eve de aldım) ama buradaki insanlar kansere falan hiç bakmıyor.


İkincisi gulab jamun denilen, görünüm itibarı ile bizim Kemalpaşa tatlısını andıran şuruplu bir tatlı. Bir çeşit krema ve süt kesiğini unla hamur haline getirip içine kakule, yeşil fıstık ve safran karışımını koyup kapatıyorlar. Yağda kızartıp şuruba yatırıyorlar. Benim zevkime tam uymuyor, ama onların çok özel bir tatlısıymış.


Ertesi gün son. Fabrika sahipleri bizi öğlen yemeğine götürüyor. Bir otelin lokantasına gidiyoruz. İçerideki tek hanım benim. Diğer masalardan meraklı bakışlarla karşılaşıyorum. Biri iyice abartıp fotoğrafımı çekiyor. Yemekler, evde yediklerim kadar lezzetli değil. Tipik açık büfe tarzı. Kaldığımız otelde de bir kısım yemek açık büfeydi, onlar da güzel değildi. Yalnız her yemekte içtiğim karpuz suyunun kötü olmadığını hatırlıyorum.


İlk haftanın sonunda bana istersen dönebilirsin demişlerdi, kabul etmemiştim. Önceden anlatılanlardan dolayı yalnız kalmak istemiyordum. Ne kadar doğru bir karar vermişim! Dönüşte yine Yeni Delhi iç hatlar havaalanına geliyoruz. Vakit gece yarısı, bu kez taksiye biniyoruz. Öyle yerlerden geçiyoruz ki, adam arabayı durdursa, bizi indirse kimse bulamaz. Korkuyorum.


Havaalanına geliyoruz, ve bu ülke beni şaşırtmaya devam ediyor. Burası dünyanın en işlek hava alanlarından biri, hiç de öyle gibi durmuyor. Önümüzde 3-4 saat var, oturacak tek bir yer yok. Sıcak-soğuk, her hangi bir şey içebileceğiniz bir yer yok. Hiç bir şey yok!


Bavullarımızın üzerine oturup bekliyoruz. Yüzlerce insan, değişik kuyruklar oluşturuyorlar geniş salonda. Hollandalılar, İngilizler, Japonlar… Bu havaalanı gecenin birinde böyle, gündüz vakti nasıl olduğunu düşünemiyorum.


Nihayet bizim uçuş için bagaj alımı başladığında koşarak sıraya giriyoruz. Uçağa girmek için beklerken oturabiliyoruz, müthiş seviniyorum. Uçağa binerken daha da seviniyorum.


Bu geziden sonra Hindistan’a bir daha gider miyim, evet. Bunun iki nedeni var. İlki, yakından tanıdığımız insanların bizi çok aşina olduğum bir şekilde ağırlamaları. Doğu misafirperverliği diye bir şey var. Hiç bir Avrupalıda göremeyeceğiniz bir şey bu. Bizi memnun etmek için paralandılar adeta.


İkinci neden de, Tac Mahal’I bile göremeden dönmüş olmam. Yurt içi uçak biletleri ev sahibi firma tarafından ayarlandığı için zamanı tutturamadık. Meğer baştan onlara söylememiz gerekiyormuş. Bilemedik. 


Şehirde yalnız gidebildiğim tek yer, otelden bir sokak ilerideki bizim Dösim mağazası benzeri  dükkandı. Orada da birkaç biblo, yastık kılıfı ve masa örtüsü dışında bir şey olmadığı için fazla vakit geçiremedim. Bazı dükkanlarda da seçtiğiniz kumaştan bir gün içinde sari yapıp size teslim ediyorlardı. Ancak ayakkabıları çıkarıp girmek gerekiyordu, denemedim bile. 


Müthiş tapınakları görmek, muhteşem takılardan almak, hakkıyla yapılmış enfes Hint yemeklerinden yemek  için yeniden gelmek isterim buraya. Mümkünse doğu misafirperverliğini bir kez daha yaşamak için de...

18 Aralık 2011 Pazar

HİNDİSTAN - 2

Buraya geliş nedenimiz, tasarladığımız bir direğin performans testinin yapılması. Müşteri Nepal’den olduğu için imalat ve test onlara yakın bir yerde yapılıyor. Daha önce de bu tip testler görmüştüm, ama buradaki farklı başlıyor. Önden fabrikanın içindeki küçük tapınağa gidiliyor. Orada tanrıların bize yardım etmesi için dua ediliyor. Sonra direğin yanında tanrılara adak olarak hindistan cevizi kırılıyor. Kırma işlemini yapan kişi, ayakkabılarını çıkarıp paspas büyüklüğünde bir halının üzerine çıkıyor. 


Hindistan cevizlerinden biri bana ayrılmış. Kıramazsam, ve bir aksilik olursa benden bilmesinler diye yapmak istemiyorum. Neyse ki onlar da cüsseme bakıp pek ısrar etmiyorlar…


İlk hafta bir günü gezmeye ayırıyoruz. Dört-beş saat uzaklıkta bir doğal parka “kırmızı kaplan” görmeye gidiyoruz. Ben pek hevesliyim, tanıdıklarıma fil üzerinde kaplan seyrine çıkacağız diye mesajlar atıyorum. Oraya gittik ki, fil falan yok. Nedenini de anlayamıyoruz. Onun yerine açık cipe biniyoruz. Arkamızda silahlı bir adam, arabadan inmek yasak.


İşte şimdi biraz endişeleniyorum. Filin tepesinden aşağı bakmak başka, arabanın içinden bakmak başka. Kaplanı görmesek de olur havasına giriyorum, çok şükür kaplanla karşılaşmadan turu bitiriyoruz. Bize kaplanın tırnak izi, ayak izi gibi anlamsız şeyler gösteriyorlar.


Kaplan değil, ama değişik geyikler, maymunlar, tavus kuşları görüyoruz. Bir geyik yavrusu ile göz göze geliyorum. Anın tadını çıkartmayı, fotoğraf çekmeye tercih ediyorum.


Parkın içinde bizim kahvehanelere benzeyen bir yer var. Bize çay ısmarlıyorlar. Gelen şey sütlü çay. İngiltere’de içtiğime hiç benzemiyor. Orada üzerine bir parmak kadar koyarlar, burada bariz bir süt tadı var. Süt mü, süt tozu mu olduğunu anlayamadığım bir sıvının içine çay poşetini sallandırmışlar gibi. Pek yapmadığım bir şey, ama iki yudum alıp bırakıyorum. Ayıpsa ayıp, ne yapayım…


Çıkışta bir tapınağa girmek istiyoruz. Bir iki dakika ile kaçırıyoruz. Türkiye’den misafirimiz var diye yalvarıyor bizimkiler, ama öğlen tatilinden taviz verilmiyor. Dert etmiyorum, çünkü tapınağın girişinde bir sürü maymun görüyorum. Yurtta yaşadığım için fazla titizliklerim yoktur, ama bu hayvanların özgürce dolaştığı bir mekana ayakkabısız girmek pek sarmıyor beni. Onun yerine tapınağın yanında yer alan su deposunu geziyoruz. Güzel bir yapı.


Gezeriz diye heyecanlanmıştım ya, görüp göreceğim turistik gezi bu oluyor işte. Onun dışında bölük pörçük anılar var aklımda.


Richard Gere tutuklanmak üzere aranıyor mesela. Suçu, bir yardım gecesinde kendisiyle birlikte sunuculuk yapan Bollywood aktristi hanımı biraz uzunca bir süre yanağından öpmek! Sanki onca insanın önünde tecavüz etmiş gibi davranıyorlar adama. Soruyorum, başkalarının yanında birini öpmek yakışık almazmış. İlk haftanın sonunda aramızdan ayrılan Nepalli mühendisleri Türk usulü yanaklarından öpmediğim için kendimi kutluyorum. Kim bilir ne kadar şaşıracaklardı!


Buranın eski İngiltere sömürgesi olduğu zaman zaman şiddetle hissediliyor. Hemen bütün yazılar önce İngilizce, altında Hintçe yazıyor. Anlaşılan ikinci satırlara bakmadan tamamen kendi dilleriyle hayatlarını sürdürüyorlarmış buralarda. Onlardan kalma evler anında fark ediliyor. Bir de, burada herkes İngilizce biliyor. Aksanlarına alışmak biraz zaman alıyor, ama hiç bir yerde anlaşma zorluğu çekmiyoruz.


Bizde sokakta ne kadar kedi-köpek görülüyorsa, burada da o kadar inek var. Yalnız bu inekler farklı, çevre yolu, meydan falan dinlemeden yürüyorlar. Arabalar durup onları bekliyor. Hatta bir keresinde yolda arabalarla birlikte giden bir inek görüyoruz. Şöförümüz kornaya basınca inek kenara çekilip yürümeye devam ediyor!


Yolda korna çalmak çok olağan. Arabaların arkasında kocaman “KORNAYA BAS” yazmışlar.  Kenara çekilmesini istiyorsanız, kornaya basacaksınız.


Kadınlar çok değişik işlerde çalışabiliyorlar. Mesela gittiğimiz fabrika yoluna çakıl döşeniyor, bunu kadınlar yapıyor. Bana daha da ilginç gelen, yere çömelip çakılları elleriyle yerleştirirken bile üstlerinde sari olması. O uzun etekler hiç mi ayaklarına dolaşmıyor, omuzlarına attıkları şal hiç mi engellemiyor hareketlerini, anlamıyorum. Yalnız gelir gelmez kendime böyle bir kıyafet edinmediğime pişman oluyorum. Özellikle turistlere musallat olan dilenciler var. Bizdeki gibi değil, kolunuzdan tutup “bahşiş” diye para istiyorlar. Kolay kolay da peşinizi bırakmıyorlar.


Yanımızda kibar bir Alman mühendis var. İkinci hafta Nepalli mühendisler değişiyor, yeni gelenler giremediğimiz tapınağı görmek istiyorlar. Alman, bana şöyle bir soru soruyor:


“Biz yarın tapınağa gideceğiz. Arabada yer yok, ama yine de gelmek ister miydin.”


Kibarlık Almanların kanında var. Teşekkür ediyor, bütün gün otel odasında sıkıntıdan patlıyorum. Televizyon seyretmeye çalışıyorum. Hint filmleri hep melodram. İngilizce gösterilen filmler de öyle. Sanki Hintliler için özel olarak çekilmiş gibi. Richard Gere olayından sonra özellikle dikkat ediyorum, kızla oğlan birbirlerine asla dokunmuyorlar. Milim kalıyor aralarında, ama temas yok. El sıkışma konusunda o kadar isteksiz davranmalarının nedenini anlıyorum: Yakışık almaz.

HİNDİSTAN - 1

Bu gezi 2007 yılından. Not tutmadığım gezilerden, şu an itibarı ile aklımda ne kaldıysa o kadar yazıyorum.


Tam iki hafta sürecek olan bir Hindistan gezisine çıkıyorum, endişe ile karışık bir heyecan duyuyorum. Bu bir iş gezisi, dolayısıyla artıları ve eksileri var. Turistik bir gezi olmayacağı için şehir halkından soyutlanmış bir şekilde dolaşmayacağız. Sürekli oranın yerlileriyle birlikte olacağız. Buna karşılık, tamamen sanayi bölgesinde bir yere gidiyoruz, yabancılara ne kadar hitap ediyor, bilmiyoruz.


Yolculuğumuz yaklaşık iki gün sürüyor. İşte tam da bu nedenle, aslında ikişer günde bitecek iki ayrı iş için on beş gün orada kalacağız. Çünkü iki işin arasında on günlük bekleme süresi var, gidip gelmek çok daha yorucu ve pahalı. Ben de safça aman ne güzel, arada gezeriz diye seviniyorum. Kazın ayağı öyle değil, ve bunu bir iki gün içinde anlayacağım.


Yola iki mühendis çıkıyoruz. İzmir-İstanbul uçağında yan tarafta oturan Hintli ile laflıyoruz, onu Atatürk Havaalanında kısa yoldan dış hatlara geçiriyoruz. Karşılığında o da bize Hindistan’da yardımcı olmayı teklif ediyor. Çok şanslıyız.


Indra Gandhi Uluslararası Havaalanına gece yarısı varıyoruz. İlk sürprizi burada yaşıyoruz. Yurt içi uçaklar buradan kalkmıyor, ve iki havaalanı arası araba ile yaklaşık 30 dakika. Bir zamanlar burada da olduğu gibi, uçaktan iner inmez “taşıyalım abi” şeklinde yanımıza yaklaşıyorlar. Hintli arkadaşımız, kesinlikle para vermememiz konusunda bizi uyarıyor, Dedim ya, şanslıyız.


Yine arkadaşımız sayesinde taksiye gerek olmadığını, birkaç saat beklersek otobüsle gidebileceğimizi öğreniyoruz. Yalnız oturacak fazla yer yok, ayakta bekliyoruz. O da bizimle birlikte yurt içi uçuşların yapıldığı havaalanına geliyor. Sabaha kadar – altı saat, bu kez oturarak - bekledikten sonra uçağımıza biniyoruz. Anlaşılmaz bir İngilizceyle yapılan anonslar eşliğinde tuhaf bir şekilde uyuyorum sandalyede.


Hayatımda ilk kez kırk sekiz kişilik bir uçakla havadayım. Toplam on iki sıra koltuk var. Hostesimiz bize kahvaltı niyetine bir şeyler veriyor. Yemek konusunda bu kadar maceraperest olan ben, sabahları oldukça tutucuyumdur. Ekmek ya da türevi bir şey olacak, çay ya da kahve eşliğinde yenecek. Öyle pasta, şekerleme, yemek türü şeyler yiyemem. Yanımda getirdiğim krakeri meyve suyu benzeri bir şeyle birlikte yiyorum. 


İndiğimizde karşılanıyoruz. Bu arada yola çıkmadan önce ben fabrika müdürüne e-posta atıp, sıcaklık 25 derece görünüyor, bu normal midir diye sormuştum. Gelen cevap beni şaşırttığı gibi, müdürün on beş gün boyunca benimle uğraşmasına vesile oluyor. Meğer ben gece sıcaklığına bakmışım, gündüz olanı görmemişim bile. Nisan ayındayız, mevsim normali 45 derece! Havaalanından dışarı çıkınca fırına girmiş gibi oluyoruz.


Öyle bir yerdeyiz ki, kıyaslarsak bizim en az turistik olan şehrimiz bile yanında -İstanbul demeyeyim- mesela Bursa gibi kalır. Nagpur, her hangi bir Hindistan haritasının tam ortasına baktığınız zaman kolaylıkla görebileceğiniz büyüklükte bir sanayi şehri. Otelimiz şehrin en iyi oteli. Pek ahım şahım değil, ama temiz ve aydınlık. Biraz dinlendikten sonra dışarı çıkıyoruz, ve ben 70’li yıllarda Türkiye’nin iç kesimlerinde dolaşan turistleri anıyorum. Adamın biri bisiklete binerken sürekli bana bakıyor, geçtikten sonra bile bakmayı sürdürüyor. İçimden önüne bak, şimdi bir yere çarpacaksın diye işaret etmek geçiyor, kendimi tutuyorum.


Yollar inanılmaz kalabalık. Yanımızda iki de Nepalli mühendis var. Sakin bir şehir dediklerini duyuyorum ve kulaklarıma inanamıyorum. Bazı araçların nasıl olup da çalışabildiğine şaşıyorum. Çocukluğumda görmeye alıştığım triportörler taksi olarak kullanılıyor. Bir sürü motosiklet ve bisiklet var. Bunları kullanan insanların çoğu kafalarını örtmüş. Sanki banka soymaya gidecekler. Müthiş tozlu havadan etkilenmemek için yapıyorlar bunu.


Trafik felaket. Zaten ters yönden geliyorlar, bir de ışıklara her zaman uymadıkları için sürekli ezileceğim korkusuyla geçiyorum karşıya. Sanki fuarda çarpışan arabaların arasına dalmışım gibi bir hisse kapılıyorum. On beş gün boyunca kendi başıma karşıdan karşıya geçemediğim gibi, panik içinde yanımdakileri de geriyorum.


Fabrikaya gidiyoruz. İlkten diğer mühendisler gibi ben de elimi uzatıyorum tokalaşmak için. Bu konuda pek isteksizler. Teması sevmiyorlar. Sonradan ben de onlara uyup ellerimi çenemin altında kavuşturuyorum.


Gezerken şunu fark ediyorum. Ülkemizde işyerlerinde kesinlikle uyulması gereken kurallar burada işlemiyor. Hijyene pek uyulmuyor. Buna ek olarak, bizde sağlık nedenleri ile yaklaşılması kesinlikle yasak olan makineleri hemen yanından idare ediyorlar. Makine bakıma girdiği sırada onu kullanan kişiyi de değiştiriyorlar sanki. Nüfus planlamasına katkıda bulunuyorlar!

7 Kasım 2011 Pazartesi

GAZİANTEP - 3

Bir kaç sene önce benim de aralarında bulunduğum bir grup insan, dükkandaki küçük çocuğu gaza getirmeye çalışıyordu. Hedef, karşı tarafta sahipsiz gibi duran baklava tepsisi! Sonunda çocuk tamamen bizim teşvikimizle karşı dükkana geçti, tepsiyi alıp koşar adımlarla geri geldi. O ana kadar pek sesini çıkartmayan tezgahtar, sonunda patladı.

"Güzelim fıstıklı baklavalar dururken cevizli baklavaya neden bu kadar meraklısınız, anlamıyorum. Antep'te bunların yüzüne bakılmaz!"

Biz Egeliyiz, baklavayı cevizli severiz. Bu güzelim Antep gezisinden sonra şunu söylemek durumundayım, Antep'le arama fıstık girdi. Fıstığı severim, ama tatlılarda değil. Nedense ağır geliyor. Antep mutfağında da fıstıksız tatlı yok.


Güne Kurtuluş Camii ile başlıyoruz. Bu cami, Abdülhamit zamanında kilise olarak yaptırılmış. Mimarı, İstanbul'un önemli yapılarında imzası olan Balyan ailesinden, Sarkis Balyan. Ortaya çıkan proje Abdülhamit'e fazla iddialı geliyor, ve küçültülmesini istiyor. Çünkü o dönemde yabancı devletlerin de yüreklendirmesiyle Ermeniler, hafiften kendilerini gösterme yolundalar. Bu bana bir şeyler hatırlatıyor.


Kiliseyi şimdiki haline getiren Nicolas Nazaretyan. Bu haliyle bile büyük, Bizans havası taşıyan ikiz pencereleri, koro için yapılmış ara katı ve doğu girişi ile özel bir kilise iken; Cumhuriyetin ilanı ile birden boş bir yapı haline gelmiş. 1980 yılında hapishane olarak kullanılmış, 1988 yılında da cami olarak ibadete açılmış. Minarelerinden birinin çan kulesi üzerinde olması nedeni ile değişik bir mimariye sahip, şehrin en büyük camilerinden biri.


Oradan Amerikan Hastanesine geçiyoruz. Yolda çocuklar "İngilizceler geliyor" diye bağırıyor önümüzden. Zamanında misyonerlerin kurduğu bu hastane, hala hizmete açık. Okulumuzla bir şekilde bağlantısı olan bu yerin önünde fotoğraf çektiriyoruz.


Sıradaki durak, Dülükbaba Mesire Yeri. Burası aslında piknik alanı. Ama içinde kazı yeri var. Kaya mezarları ve Zeus Tapınağını görüyoruz. Oradan Mitra Tapınağına geçiyoruz. Mağara, gezilebilmesi için çok güzel hazırlanmış. Bizim şanssızlığımız, o sırada elektriklerin kesik olmasıydı.


Romalılar hristiyan olduktan sonra eski dinleri Mitraizm ile ilgili ne varsa yok etmişler. Bu tapınak o nedenle çok özel. Duvara Mitranın boğayı kurban etmesi resmedilmiş. Tanrı Mitra ile ilgili tanıdık bilgiler var. Mitranın doğum günü 25 Aralık. Vaftiz ve kutsal yemek konusunda da çok benzer öyküler dinliyoruz.


Sonraki durağımız Zeugma kazı alanı.  Burayı da kocaman bir müze gibi yapmışlar. Mozaikler o kadar az ki, hemen hepsini taşımışlar. Burası villaların olduğu bölge. Kolonlar, sunaklar ve muhtelif aletler var. Burada dolaşan insanlar hayal ediyorum.


Zeugma'dan Halfeti'ye geçeceğiz. Yemek ve Halfeti arasında seçim yapmamız gerekiyor, gün ışığı bizi zorluyor. Halfeti'ye gelmişken, Ahmet Kanneci'yi anıyoruz. Çocukluğunun geçtiği evde bir konser vermiş. Tekneyle dolaşırken görünen köyde artık hemen hiç kimse yaşamıyor. Köyün büyük kısmı sular altında kalmış.


Rumkale'yi tekneden görebiliyoruz. Çıkmak için vakit yok, güneş batmak üzere. Burada Yuanna'nın incilinin saklandığına inanılıyor. O yüzden kutsal sayılıyor. Göremedik, ama kalenin içinde bir kilise ve bir manastır kalıntısı bulunmakta.


Halfeti'den havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Yolda, bahar aylarında bir kez daha gelmeye karar veriyoruz. Umarım bir aksilik olmaz. Yalnızca bir öğlen, bir akşam yemeği yiyebildiğimiz için ben tatmin olmamış haldeyim. Bir tek baklavacılarda daha fazla vakit geçirmedik diye üzgün değilim. 


Buranın çarşısı da Kemeraltı gibi gün batımında kapanıyor, ve Pazar günleri açılmıyor. Cumartesi akşamüstü dükkanlar kapanmadan alış verişimizi bitirelim diye sokaklarda telaş içinde dolanmıştık. Bu şehre bir kez daha gelip sokaklarında dolaşmak, yemeklerinin gerçek anlamda tadını çıkartmak için hayal kuruyorum. Ustaların kapı önünde bakırı nasıl işlediklerini seyretmek, dükkanlara girip çıkmak, sokaktakilerle sohbet etmek. Bu da ayrı bir keyiftir.



4 Kasım 2011 Cuma

GAZİANTEP - 2

Gaziantep'e yeni açılan Zeugma Müzesini ziyarete gidiyoruz dediğimde pek çok kişi "gördüm ben orayı" dedi. Bu müze yeni açıldı, falan, kar etmedi. Zaten çok ısrarcı biri değilimdir, peki deyip sustum.

Şimdi buradan açıklıyorum: Zeugma Müzesi 19 Temmuz 2011 tarihinde açılmıştır, ondan önce gördüğünüz Gaziantep Müzesidir.

Önden Gaziantep Müzesine gidiyoruz. Doğru, eskiden burada bir kaç parça mozaik sergilenirmiş. Ama artık yok. Heykeller, rölyefler, hayvan fosilleri, ve türlü aletler var. Benim için en ilginçleri, minyatür arabalar oluyor. Şu an oyuncak gibi duruyorlar. O devirde kim bilir ne için yapılmışlardı.
Oradan yeni müzeye geçiyoruz. Binanın dışarıdan görünüşü bile etkileyici. İçerisi daha da güzel. Girişe bir film düşürmüşler. Sanki havuzda balıklar dolaşıyor, suyun üzerinde de yapraklar var. Siz yansıtılan zemine adım attığınız an yapraklar çekiliyor, balıklar kaçıyor. Hoş bir gösteri.

Sonra müzeyi gezmeye başlıyoruz. Kendimi, gelişmiş ülkelerde bulunan müzelerden birindeymiş gibi hissediyorum. Yanlış anlaşılmasın, müzenin gelişmişliğinden değil. Başka memleketlerden kaçırdıkları eserleri böyle yüksek tavanlı müzelerde sergilerler ya, aynı öyle. Yapıyı olduğu gibi almışlar içeri. Yalnızca seyrederken içiniz acımıyor.

Şehirle ilgili güzel bir tanıtıcı film hazırlamışlar. Kuruluşundan, Sasaniler tarafından yıkılışına kadar gösteriyor. Mozaiklerde yer alan isler, şehirdeki yangının somut kanıtı.
Müzenin başyapıtı tabi ki Çingene Kızı. Ama fotoğraf makinemle haşin yüzünü gösterebilecek kadar yaklaşamadığım Mars heykeli ve diğer mozaikler de müthiş. Adamlar bu mozaikleri halı niyetine kullanmış. Onlara bakarak evin hangi kısmında olduğunuzu anlayabiliyorsunuz. Bazılarının en can alıcı yerleri kayıp. Beni en sarsanı, akşam vakti çıkardıkları bir parçanın sabah geldiklerinde yerinde yeller esiyor olması. Yurt dışındaki müzeler böyle doluyor işte.

Labirent gibi bir yerlerden geçip Çingene Kızına ulaşıyoruz. Kapkaranlık bir oda, yalnızca mozaik aydınlatılmış. Bu müze için hem kafa yorulmuş, hem para harcanmış. Güzel olmuş.

Bir anda aklıma Adana Müzesindeki mezar taşının üzerindeki tarihi okumaya üşenip, açıklama kısmına Bizans Dönemi - MS 330-1453 gibi olağanüstü detaylı açıklamayı yazan müzeciler geliyor. Bu işi öğreniyor muyuz, yoksa bu müze bir istisna olarak mı kalacak. Bunu zaman gösterecek.


Öğlen yemeği İmam Çağdaşta. Yemeğin nerede yeneceği sorun oluyor. Bazımız, bu kadar klişe bir yeri istemiyor. Ama herkesin bahsettiği bir yere gitmemek de olmaz. Diğer alternatif küşneme, ama küşneme kuzu ile güzel olur. Bu mevsimde kuzu olmayacağına göre, İmam Çağdaşı seçiyoruz.

Burası kocaman bir yer. Benim sevdiğim lokanta tarzında değil, ama yapılacak bir şey yok. Önden hepimize birer lahmacun geliyor. Söğürme ile yiyoruz lahmacunları. Ali Nazik, en sevdiğim yemeklerden biridir. Ama lahmacunu ilk defa patlıcanlı denedim. Sonra ortaya gavurdağı, soğan, simit, ve domates ezmeli kebap geliyor. Burada yediklerime muhteşem diyemem, ama rahatlıkla güzel diyebilirim.

Arkasından birer şöbiyet ve baklava alıyoruz. İkisi de fıstıklı olduğu için, keşke birer tane daha olsaydı falan demiyorum.

Yemekten sonra Mutfak Müzesine gidiyoruz. Bu özel bir müze, Göğüş ailesinin şehre armağanı. Gelenek ve görenekleri, piknikleri, yemekleri mankenlerle canlandırmışlar. "Gezen güzel, oturan gazel olur" sözünü ilk kez burada duyuyorum.

Oradan Gaziantep Kalesini geçiyoruz. Roma döneminde yapılan kale, şu anda Kahramanlık Panaroması Müzesi olarak hizmet veriyor. Müzeyi gezerken aklıma Nazım Hikmet'in Kuvayi Milliye'sinden şu mısralar geliyor:

Antepliler silahşor olur,
uçan turnayı gözünden
kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
ve arap kısrağının üstünde
taze yeşil selvi gibi uzun ince dururlar.

Kurtuluş Savaşı kahramanları ve kahramanlıkları, müzede videolar eşliğinde gösteriliyor. Olayları göstermek için türlü heykeller yapılmış. Ancak her birinde sayısız anatomik bozukluklar bulunan bu heykellerin fotoğrafını çekmeye elim varmıyor.

Son durak Medusa Cam Eserler Müzesi. Buradaki eserler karışık. Hangisinin hangi döneme ait olduğu belli değil, ama içlerinde çok güzel olanlar var.Yunanlıların, cam aletleri kalıba dökerek, Romalıların ise üfleyerek yaptıklarını öğreniyoruz. Daha önceleri Fenikeliler, çok daha ilkel metotlar kullanırlarmış. Bir de, cam takı yapımını seyrediyoruz.

Akşam gideceğimiz yerler sınırlı, çünkü yemekle birlikte içki de içmek istiyoruz.Zirve'yi seçiyoruz. Burası, ismiyle müsemma dedikleri türden bir yer. Tepede, bütün şehir ayak altında. Yine çok kocaman bir yer. İki kişi çalıyor, birisi de şarkı söylüyor. Türk müziği. Biraz konuşmamızı engelliyor, bereket güzel şarkıları seçiyorlar.


Masaya muammara, humus, çiğ köfte, kaşarlı paçanga böreği ve kaşarlı mantar geliyor. Bu kadar büyük bir lokanta için hiç de fena değil. Yalnız alinazik, güzel olmasına rağmen soğuk.  Bu kadar büyük lokantada yemek yemenin sakıncalarından biri. Yine her birimize birer şöbiyet geliyor. Bir tane olduğu sürece sorun yok. Bu memlekette ağız tadıyla yemek yiyebilmek için gündüz vakti dolaşmak gerekiyor.














28 Ekim 2011 Cuma

KAHRAMANMARAŞ VE GAZİANTEP

Baştan kararlaştırdık, öğlen yemeğini biraz geç bir saatte Kahramanmaraş'ta yiyeceğiz. Sabah sıkı bir kahvaltı yaptık ki, öğlen erkenden acıkmayalım. Hatta Seyhan Nehri kıyısında dolanırken nefis kokuların yükseldiği kebapçıyı da görmemezlikten geldik. Ancak yol uzun sürdü. Artık hepimiz şunu kesinlikle biliyoruz ki, Adana Kahramanmaraş arası öyle bir-iki saatte falan aşılmıyor. Şehre vardığımızda saat 16:00 olmuş, müze kapanmak üzere. Kimsenin hatası olmayan bu durumu dert etmiyoruz, ve doğrudan müzeye gidiyoruz.

Kahramanmaraş'ta bir arkeoloji müzesi, bir de açık müze var. Arkeoloji Müzesi henüz ziyarete açık değil. İçinde muhtelif mozaikler, heykeller, kabartmalar ve hayvan kalıntıları yer alacak. Hayvan kalıntılarının en ilginci de, kemikleri birleştirilip ayağa kaldırılmış 3500 yıllık bir fil iskeleti olacak.

Kayıp Germanicia Antik Kentinin yer aldığı müzeyi geziyoruz. Roma imparatoru Gaius Caesar Germanicus (Caligula) onuruna bu ismi alan kent, antik haritalarda gösterilmesine rağmen bu güne kadar bulunamamış. Ortaya çıkma hikayesi ilginç. Bir vatandaşımız, evinden gizlice çıkardığı taban mozaiklerini satmak üzereyken yakalanıyor. Bu şekilde başlayan soruşturma ile kayıp kent bulunuyor. Şehirde bir kaç mahalle, olduğu gibi sit alanı ilan edilmiş. Buralarda yer alan evlerin pek çoğunun tabanında tarihi mozaikler var. Yavaş yavaş koruma altına alınıp bütünüyle açık müze haline getirilmeye çalışılıyor.

Nihayet vuslat hasıl oluyor! Küçük Ev Et Lokantasındayız. Önden ekşili çorbalarımız geliyor. Bu çorbayı ilk defa tadıyorum ve beğeniyorum. Az acılı, az sarımsaklı. Üzerine yaprak sarma, kuru patlıcan ve biber dolması geliyor. Dolmalar da acılı, ama güzel. Sırada bulgur pilavı ve içli köfte var. İçli köfte haşlanarak yapılmış, çok hafif. Üzerine mumbar dolması yiyoruz. Uzun zamandır yemediğimden midir, inanılmaz hoşuma gidiyor. Üzerine bir de ekşili köfte istiyoruz, ama bittiği için yiyemiyoruz. Diğer masadakilere göre harika bir köfte kaçırmışız.

Tatlı olarak şöbiyet ve dondurma geliyor. Buralara has bir özellik, ikisinin de üzerinde bol miktarda fıstık var. Fıstık, tatlı ve ben, üçümüz bir araya gelince anlaşamıyoruz. İkili olunca her şey daha güzel oluyor. Birer parça alıyorum tatlılardan.

Buranın bir de tarhanası meşhur. Tarhana almak için bir dükkana giriyoruz. Tarhanalara bakalım dediğimizde önümüze pek çok çeşit çıkıyor. Kaymaklı, kızarmış, acılı, çerezlik ve çorbalık tarhanalar ayrı ayrı satılmakta. Şaşkına dönüyorum. Bir taşla iki kuş vurmak için çerezlik tarhana alıyorum. Cips gibi yenilebildiği için adı cips tarhana. İstediğim kadarı ile de çorba yapabilirim.

Kahramanmaraş'ın bunların dışında dondurması, salçası, biberi ve sucuğu meşhur. Gezinin ilk gününde alışverişimi bir paket cips tarhana ile sınırlıyorum. Yoksa ipin ucu kaçacak.

Gaziantep'e vardığımızda, bir saat sonra buluşmayı planlıyoruz arkadaşlarımızla. Önden şehri biraz dolaşıp bir çay bahçesine oturuyoruz. Dolaşırken aldığımız taze fıstıkları yemeye çabalıyoruz. Maalesef çoğunun kabukları açılmamış. Durmadan üstteki taze kısmı soyup kabuğa ulaşınca kenara bırakıyoruz. Bunun bir çaresi olmalı.

Fıstıklarla uğraşmaktan sıkılınca başka bir program yapmaya sıvanıyoruz. Şehre geç kaldığımız için kimse akşam yemeği yemek istemiyor. Zaten sayılı günümüz var, gitti bir öğün diye hayıflanıyorum. Neyse ki bu konuda yalnız değilim. Akşamüstü beşte yediğimiz yemekle yatmayalım, sonra acıkırız diyoruz. Saat onu geçtiği için, garsonlara açık bir yer bulabilir miyiz diye soruyoruz. Bulabilirmişiz. Şuradan biraz yürüyünce Aşina varmış. Aşina, bize tavsiye edilenler listesinde olduğu için hemen atlıyoruz.

Yola çıktıktan bir süre sonra yolumuzu kaybediyoruz. Tarif edenlerin hepsinin ortak bir noktası var, başka tür metre kullanıyorlar! İki-üç yüz metre dedikleri yer git git bitmiyor. Sonunda  taksiye binmeye karar veriyoruz. Taksiciye yeri söylüyoruz, bu arada konuşmalarımıza o da katılıyor. Daha önceden otel taksisi olarak çalıştığını öğreniyoruz. Sabahları çok müşteri taşımış. Nereye diye sorduğumuzda, cevabını "Senin maaşın kızımın kuaför masraflarını bile karşılamaz evlat!" havasında veriyor:

"Doktora!"

Pöh! Ben de ona "Şu gördüğün banka babamındır. Muhallebi çocuğu olmayayım diye böyle çalışıyorum şimdi." edasıyla cevap veriyorum:

"Antakya yemeklerinden daha mı ağır buradakiler?"


Susuyor. Yine de dikkatli olmamızı söylemeden edemiyor. Aşina'ya geldiğimizde bir sürprizle karşılaşıyoruz. Lokanta kapalı, baklava satan kısmı da kapanmak üzere. Belki bir yer öğreniriz diye içeri giriyoruz. Derdimizi anlattıktan sonra dükkan sahibi bizi şoka sokuyor. Üç ayrı yere telefon ettikten sonra bize bir çorbacı buluyor. Hatta gidin, falan ustaya benim selamımı söyleyin diyor. İstersek evde hanımına yaptırabileceğini belirtiyor, iyice mahcup oluyoruz. Taksimizi de o ayarlıyor, bize sadece arabaya binmek kalıyor. Dükkan sahibinin torpili inişte de devam ediyor, taksici para almak istemiyor. Neredeyse zorla veriyoruz. Böyle insanlarla tanışmak, bana yaşama sevinci veriyor.

Kelebek, muhtelif çorba servis edilen bir yer. Buradakiler gibi sabaha kadar açık herhalde. Girişte bakır sahanlar içinde haşlanmış pirinç üzerinde ditilmiş etler duruyor. Masaya oturur oturmaz nane, soğan, salata ve turşu geliyor. Ardından üçümüz beyran söylüyoruz. Temkinli olan grubun diğer yarısı mercimek çorbası içiyor. Beyran, içeri girerken gördüğümüz ditilmiş etlerin üzerine et suyu, sarımsak, biber ve baharatlar konup kaynatılarak yapılıyor. Az acılı söylüyoruz. Önden bir şey anlamıyorum, bitmesine yakın birden acılaşıyor. Biberler dibe çökmüş gibi. Oldukça doyurucu bir çorba, daha doğrusu yemek. 

İçimiz rahat,karnımız tok, otelimize dönüyoruz. Ertesi gün eski ve yeni mozaik müzelerini gezip şehri dolaşacağız.




27 Ekim 2011 Perşembe

GAZİANTEP YOLUNDA ADANA

Bozcaada dönüşü koltuğumda yarı uyur yarı uyanık gezinin özetini dinlerken birden kulağıma Zeugma, Antep ve yemek kelimeleri takılıyor ve hemen doğruluyorum. Arkeolog danışmanımız Şükrü Bey'in yakın tarihte gidilecek yerleri saydığını fark ediyorum. İrili ufaklı torbalarla otobüsten inerken merdivenlerden yuvarlanmak pahasına aman bizi unutmayın diye sesleniyorum. Bir arkadaşımız geziyi duyunca mevcut programını iptal ediyor, ve heyecanla gezi gününe doğru geriye sayım başlıyor.

Sabah erken saatte kalkan uçağımız Adana'ya iniyor. Saldırı nedeniyle yolda herkes buruk. Adana güneşi içimizi ısıtınca biraz gevşiyoruz. Seyhan kıyısında kahvaltımızı yaptıktan sonra şehri gezmeye başlıyoruz. Rivayete göre Adana ismi, Gök Tanrısı Uranos'un oğlu Adanus'tan geliyor. Bir başka görüş de, burada yaşayan Danulalıların kente Danuna ismini vermesi. Her ne olursa olsun, şehrin en az 3500 yıllık bir tarihi var.


Önce Adana Müzesini geziyoruz. Burada en önemli eser, Hititlerin Fırtına Tanrısı Teşup'u (Tarhunda) araba üzerinde gösteren heykel. Bir de denizde ceset bulduk diye haber verildikten sonra çıkarılan bronz heykel var.

On yıl ara ile altı ve üstü bulunan Aphrodite heykelinin açıklamasında, tanrıçanın doğumu ayrıntılı bir şekilde yazılmış. Aynen aktarıyorum. "Yunanca aphros köpük demektir. Hesiodos'a göre Uranos (Gök), Gala'dan (Yer) doğan çocuklarını doğar doğmaz toprağın bağrına soktuğu için toprak ana şişmekte ve korkunç sancılarla kıvranmaktadır. Bu yüzden son oğlu Knoros'a bir tırpan verir. Knoros da o tırpanla babasının hayalarını keser ve denize atar. Engin denize atılan tanrısal uzuvdan çıkan ak köpükten bir kız türeyiverir, ve Kıbrıs'tan karaya çıkar. Yürüdüğü yerlerden yeşil çimenler fışkıran bu güzel kıza Aphrodite derler."

Müzeden sonra Roma imparatoru Hadrianus tarafından yapılan, Justinianus tarafından ciddi bir şekilde onarılan, Evliya Çelebinin de bahsettiği Taş Köprü'yü görüyoruz. Dünyanın halen kullanılan en eski köprüsü bu.


Ulu Camiyi geziyoruz. Ramazanoğlu Halil Bey'in yaptırdığı, kendisi, oğlu ve torununun türbesinin de bulunduğu cami 500 yıllık. Sekizgen minaresi çok ilginç. Çinilerinin bir kısmı İznik, bir kısmı Kütahya. Bunu anlamak için renklerine bakmamız yeterli oluyor. Caminin bahçesinde şair Ziya Paşa gömülü.

Ramazanoğlu ailesinin evine geçiyoruz. Yine 500 yıllık bu konağın zamanında Kanuni'yi ağırladığı söyleniyor. Evde, tehlike anında kullanılmak üzere iki tünel varmış. Biri Ulu Camiye, diğeri Yağ Camiine açılırmış, sonradan çökmüş.

Büyük Saati de gördükten sonra Misis'e doğru yola çıkıyoruz. Burada Misis Mozaik Müzesi var. Tek oda bir yer, ortasında mozaikler yer almakta. En önemli resim, Nuhun gemisindeki hayvanlar. Yapıldığı dönemde Pagan kültür yasaklandığı için yalnızca İncilde yer alan konular resmedilmiş, ama kenarda köşede Samson olması muhtemel bir resmi de görüyoruz. Bahçesinde çeşitli heykeller ve kabartmalar sergileniyor, ama müze olarak çok bakımsız olduğunu söylemek zorundayım.


Son olarak tarihi stadyumun yerine bakmaya gidiyoruz, yalnızca çukurunu görüyoruz. Bu çukur, bize yapının büyüklüğü hakkında fikir vermekten başka bir işe yaramıyor. Yolu da berbat, ama kenardaki portakal bahçelerinin manzarası muhteşem. 

Seyhan nehri kıyısında biraz vakit geçirdikten sonra Kahramanmaraş'a doğru yola çıkıyoruz. 


29 Eylül 2011 Perşembe

BOZCAADA


Uzaklardan bir ses duyuyorum. Telefonumdan geliyor. Saate bakıyorum ve gözlerime inanamıyorum! Otobüsün kalkmasına 10 dakika kalmış, telefonum bana onu haber veriyor. Normalde bu saatte evden çıkmam gerekir, ben yeni uyanmışım ve salak salak çalmayan saate bakıyorum.

Sabahları mutlaka yapmak istediğim şeyler vardır. Kahvaltı edilecek, bavula konacak şeyler son bir kez kontrol edilecek… Bu gibi şeyler için uykumdan fedakarlık etmeye razıyımdır, yeter ki rahat hareket edeyim. Şimdi ise, tutulmuş gibi duruyorum. Hemen arkadaşımı arıyorum, o beni toparlıyor. 

“Hemen evden çık, ben otobüsü bekletiyorum.”

Beş dakika içinde evden çıkıp otobüse doğru koşmaya başlıyorum. Neyse ki otobüs de gecikmiş, beni beklemiyorlar bile. Hazırlanma faslını otobüste bitiriyorum, ve ilk molaya kadar beş dakikada bir “vay be, nasıl yetiştim” diye diye arkadaşımın içine fenalıklar getiriyorum.

Gökçeada’yla kıyaslarsak, Bozcaada’ya gitmek çok daha kolay. Bir kere ta Çanakkale’ye kadar gitmiyorsunuz. Son zamanlarda meşhur olan Geyikli kasabasından feribota binince 40 dakika sonra adadasınız. Karşıyaka’dan ayrılış saatimize 7:30 dersek, bir ihtiyaç molası da vererek 11:50’de Geyikli’ye geliyoruz. Ne güzel! Biz 13:00 feribotu ile gitmeyi planlarken bir saat önce adaya varacağız. Kalsaydık bile iskelenin yanında güzel yerler var. Denize girilebilir, oturup bir şeyler yenip içilebilir. Tek bir yere muhtaç değil kimse burada.

Feribot bizim Bostanlı-Üçkuyular vapuruna benziyor. Süre de yakın, dolayısıyla fazla daralmadan adaya iniyoruz. Koca otobüsümüzle ada sokaklarını alt üst ediyoruz. Şükrü Usta’da ilk yemeğimizi yiyoruz. Burası tencere yemeği yapan bir lokanta. Yemekler hiç fena değil. Bazı yol arkadaşlarımız dışarıda yer bulamayınca, üst katta oturmak için merdivenlere hamle yapıyor. Ancak garsonun müdahalesiyle karşılaşıyor.

“Önce alt katı doldurun, üst kat sonra.”

Kuzu kuzu gelip yanımıza oturuyorlar. Sonradan anlıyoruz ki garson yalnız. Üst kattakilerin servisi biraz gecikiyor. O nedenle üst katta oturmak son tercih olsun istiyor. Yemekten sonra Çınaraltında oturup bir kahve içiyoruz. Kahve güzel, ama bizim Alsancak pastaneleri fiyatında. O kadar söyleyeyim, yeter herhalde.

Kaleyi geziyoruz. İlk olarak Venedikliler tarafından yapılmış, Fatih adayı aldığında elden geçirmiş. II Mahmut zamanında da cezaevi olarak kullanılmadan önce genişletilmiş. Kalenin içinde küçücük bir açık sergi var. Müslüman ve hristiyan mezar taşları, denizden çıkarılan bazı gereçler sergilenmekte.

Bu ada Gökçeada’dan çok farklı. Bir kere ta baştan beri bir Türk nüfus varmış adada. Şu an eski Rum mahallesinde de Türkler oturuyor daha çok, ama gelenekler bozulmamış. Gökçeada’daki gibi adanın içinde küçük Anadolu kasabaları-köyleri kurulmamış. Burada adalılar var. 

Kaleyi gezdikten sonra sokakları gezmeye başlıyoruz. Dolaşmak için 7-8 sokak bir yana, yine bir o kadar da dikine gittiniz mi iş bitiyor. Evler Midilli’deki gibi. Alt kat kagir, üst kat ahşap. Daracık sokaklar, pencerelerden sarkan çiçeklerle renklenmiş.

Cumhuriyet Mahallesinde yer alan kilisenin çevresini dolanabiliyoruz ancak. Pazar sabahları hariç kapalı. Burası eski Rum mahallesiymiş. Arkasından “Yerel Tarih Araştırma Merkezi” diye adlandırılan müzeye giriyoruz. Müzede Bozcaada ile ilgili türlü eşya, evrak, kartpostal, fotoğraf türü şeyler sergileniyor. Eski resimlerde şu an var olmayan yel değirmenleri görünüyor. Müzeyi açan kişi ada sevdalısı bir İstanbullu. Burada yaşamış anılmaya değer kişilerin yaşam öyküleri de var.

Buluşma anı yaklaşınca meydana iniyoruz. Adayı gezerken duymaya başladığımız davul zurna sesinin kaynağını orada görüyoruz. Düğün var, damat traş oluyor. Artık “bıçak kesmiyor” diye mi, yoksa keyiften mi anlamadım, damadın yüzü köpük içinde. Traş bir türlü başlamıyor. Arkadaşları dans ediyor, millet fotoğraf çekiyor, damat yüzü köpüklü, sandalyede oturuyor. Bakmaktan sıkılıp adanın meşhur Gelincik şerbetini içmek için bir yere oturuyoruz. Şerbet hem soğuk hem sıcak içilebiliyor. Ben soğuğu tercik ediyorum. Ayrıca reçeli, lokumu ve sabunu da satılıyor. Şerbetin kuvvetli bir kokusu yok. Evde yaparken söylenenden biraz daha fazla koyuyorum, bu kez de fazla tatlı oluyor.

Koşa koşa otelimize gidip denize giriyoruz. Gökçedada’da kulağım problemli olduğu için denize girememiştim. Bu kez ne olursa olsun gireceğim. Deniz dalgalı, ama söylenildiği gibi soğuk değil. Yalnız, güneş batmak üzere ve hava rüzgarlı. Yemin etsem başım ağrımaz denilecek kadar duruyorum denizde. Sonra güneşte oturup ısınmaya çalışıyorum.

Akşam yemeği açık büfe. Ben yine salatalara yöneliyorum. Adaya özel bir yemek yok, ama fena da diyemem doğrusu. Orta diyelim. Salatadan doğru tatlıya geçiyorum. Üzümler adanın, ve güzel.

Yemekten sonra adaya geri dönüyoruz. Sokakları dolaşırken arkadaşlarımızla karşılaşıyoruz. Bütün bir yaz görüşemediğimiz İzmirli arkadaşlarımızla memnun mesut sohbet ederken adanın meşhur lokantalarını öğreniyoruz. Salkım ve Battıbalık. Kesin bir daha gelinecek. Ama Temmuz Ağustos aylarında denenmemesi gerektiğini, içecek su bile bulamayacağımızı anlatıyorlar bize. Şu an adanın son demleri yaşanıyor. Bazı sokaklar hala cıvıl cıvıl, ama bazıları dükkanları kapanmış bile.

Alaybey Camiini ziyaret etme girişiminde bulunuyoruz. Geç kaldığımızdan olsa gerek, ancak avlusunu gezebiliyoruz. Burada değişik dönemlerden kalma mezarlar var. Bir tanesi de Kemal Derviş’in büyük dedesi Sadrazam Halil Hamid Paşa. Başsız vücudu bu camide gömülü. Başını Abdülhamid’e götürmüşler.

Sabah kahvaltımızı edip yola çıkıyoruz. Hava o kadar rüzgarlı ki, dışarıda oturabilmek için kuytu bir köşe arıyoruz. Eh, tabi durum böyle olunca öğleye doğru denize girme fikrine pek itibar edilmiyor.

Önden Ayazma’ya uğruyoruz. Yolda harika manzaralar, denize girilebilecek küçük kumsallar görüyoruz. Hava rüzgarlı, kimsede deniz hevesi yok. Ayazma, eski bir manastır. Her yıl 25-27 Temmuz arası burada panayır yapılıyormuş. Şu an itibarı ile terk edilmiş görünüyor.


Plajına geldiğimizde tur yöneticimiz iki saatlik bir mola vermemizi öneriyor. Denize girme molası. Herkes bir ağızdan bağırıyor:


“Bir buçuk saat olsun!”

Aşağıya inip kumsalda yürüyelim diyoruz. O da ne! Rüzgarsız, harika bir hava. Deniz çarşaf gibi ve ılık. İçimize mayolarımızı giymediğimize bin pişman, ayaklarımızı suya sokmakla yetiniyoruz. Ben bu tecrübeyi Cunda adasında da yaşamıştım, hiç akıllanmıyorum. Adanın bir tarafı o kadar rüzgarlıydı ki, kumsalda durulmuyordu. Diğer tarafta da deniz muhteşemdi. Denize giremedik, yazık oldu. İşin komiği, kumsala inmeyenler bu güzel denizin farkına bile varmadan yola devam ettiler.

Rüzgar güllerini ziyaret ediyoruz. İlk defa bu kadar yakınlarında duruyorum. Kocamanlar. Garip bir ses çıkarıyorlar. Sanki yanınızda kocaman bir vantilatör çalışıyormuş gibi, sürekli bir vınlama duyuyoruz. Bu ses de kuşları ürkütüyormuş. Doğanın dengesini bozmadan elektrik üretmek mümkün değil galiba. Şahsen, ne zaman patlayacağı belli olmayan bir nükleer santral yerine kuşları ürkütmeyi tercih ederim. Elektrikten vaz geçemeyeceğimize göre…

Yolda irili ufaklı bağlar görüyoruz. Adaya has üzümler, kuntra ve karalahna yanında daha bilinen merlot gibi üzümler de yetiştiriliyor. Yanlarındaki bağ evlerinden bir kısmı mütevazılıktan uzaklaşmış olsa da köşk havasında değil. Belki küçük yazlık evler olarak adlandırılabilirler. Ben bu adayı sevdim, laf ettirmem.  

Merkeze geri dönüyoruz ve Çamlıbağ şaraplarını ziyaret edip beğendiklerimizi alıyoruz. Gelincik şerbeti ve gelincik lokumu da alıp deniz kenarındaki balıkçılardan birine gidiyoruz. Deniz fasulyesi, kaya koruğu, susam otu, deniz börülcesi, taze nane, maydanoz ve nardan yapılmış bir salata geliyor önümüze. Deniz çipurası ile bir güzel yiyoruz. Otlar taze, balık taze. Daha ne isteyelim artık.

Dönüş yolunda, buraya bir dahaki ziyaretimizi Nisan sonu Mayıs başında yapmayı planlıyoruz. Dağ taş gelincik kaplı olurmuş. Muhteşem bir manzara. Umarım o mevsimde Çeşme gibi değildir de, kendimizi terk edilmiş bir şehrin sokaklarında dolaşıyor gibi hissetmeyiz.

21 Eylül 2011 Çarşamba

ESKİŞEHİR - BEYPAZARI - 4

Sabah erkenden yola çıkıyoruz. Önden Nallıhan’a uğruyoruz. Buraları Beypazarı örneğini gördükten sonra eski ahşap evlerini bozmamış. Sonraki durak Mudurnu. İtfaiye Meydanında sağdan direksiyonlu bir itfaiye arabası sergileniyor. 1993 yılına kadar kullanılmış, 2009 yılında da orijinal haliyle sergiye konmuş.


Güzel ahşap evlerin arasında dolaşarak Yıldırım Beyazıd Camiini geziyoruz. Eski külliyeden geriye cami ve hamam kalmış. Yapının inşa tarihi belli olmasa, kitabedeki yazıya göre Yıldırım Beyazıd’ın burayı sultan oldukan sonra yaptırdığını düşüneceğiz. Belki henüz şehzade iken padişahlık hayalleri kuruyordu. Tepedeki Saat Kulesine bakıyor, yemyeşil çay bahçesinde oturup bir kahve içiyoruz.


Son durak Göynük. Burada da tarihi doku bozulmamış. Sanki zaman makinasına binmiş, önceki asra geçmişiz. Zaten burayı da gördükten sonra hiç bir kasabayı beğenmiyorum artık. Sakarya Meydan Savaşı anısına yapılan Zafer Kulesine bakıyoruz.


Gazi Süleyman Paşa Camii Osman Gazi’nin oğlu Şehzade Gazi Süleyman Paşa tarafından külliye olarak yaptırılmış. Geliboluyu fetheden Gazi Süleymen Paşa, genç yaşta bir av kazasında ölmüş. Fatih’in hocası Akşemseddin’in türbesi de burada. Hoca, İstanbul’da gördüğü ilgiden sıkılıp buraya yerleşmiş.

Öğlen yemeğimizi Paşazade’de yiyoruz. Önden etli yaprak sarma ve iri fasulye piyazı yiyoruz. Üzerine de mantı. Mantı iki çeşit. Biri bizim bildiğimize yakın, diğeri de keşli cevizli mantı. Mantının içinde kıyma yerine ceviz var. Tattım, ama normal mantı yedim. Belki bir daha sefere.

Yemekten sonra etrafta dolanırken bir dükkan görüyoruz. Tarhana, erişte, türlü reçeller ve ballar. Midilli’den aldığım ama henüz açamadığım zeytin reçeli ile burada karşılaşınca şaşırıyorum. Dükkan sahibi, aynı kestane reçeli diyor. Demek ki kestane reçeli de bulunacak ve yenilecek. Önden şu zeytin reçelini açayım da…

Buğday çiminden yapılan uğut alıyoruz. Almadan önce tadına bakıyorum. Çünkü çok yararlı diye aldığım keçiboynuzu pekmezini bitirinceye kadar canım çıkmıştı. Aynı duruma düşmek istemiyorum. Tadı tahin-pekmez gibi. Orta boy bir kavanoz alıyorum, bizde tahin-pekmez yenir. Sonradan üzerini okuyunca biraz bozulacağım. Açıldıktan sonra 10 gün içinde tüketilmesi gerekiyormuş. Bilmiyorum artık. Açınca göreceğiz.

Yolumuza Taraklı üzerinden devam edeceğiz dediklerinde bu kadarı aklıma gelmemişti. Gemlik’e kadar çıktık! Eh, buralara kadar gelmişken İznik’in içinden geçelim diyoruz. Meşhur İznik çinilerinin yapıldığı yer. Hristiyan dünyası için önemli. İncilin kabul edildiği İznik Konsülleri burada yapılmış. Kasaba, diğerlerinden farksız, kişiliksiz apartmanlarla dolu. Ama ucundan kıyısından harabeleri görüyor, en kısa zamanda buraya gelme hayalini kuruyoruz. Yalnız buraları bilen birileriyle.

20 Eylül 2011 Salı

ESKİŞEHİR - BEYPAZARI - 3

Ertesi sabah erkenden Beypazarı’na doğru yola çıkıyoruz. Oldukça virajlı yollardan geçerek Nallıhan Kuşcenneti’ne geliyoruz. İsmi için Nallıhan Belediyesi sürekli savaş veriyor. Her tarafta olduğu gibi burada da bir sahiplenme kavgası var.Tabi mevsim gereği burası bataklık görünümünde.

Yol o kadar virajlı ki, her yerde olur olmaz şekilde uyumam işe yarıyor, yolda diğerleri gibi içim dışıma çıkmıyor. Beypazarı’na öğlen saati varıyoruz. Şöyle bir etrafa bakınıp hemen yemek yeme derdindeyiz. Ahşap minareli camiye gözümüz takılıyor, ama gözlemecilere, lokantalara daha bir alıcı gözle bakıyoruz.

Tarihi Taş Mektep binasına açılan lokantaya giriyoruz. Altı kişi olmanın avantajıyla ortaya önden sarma, ve çorba söylüyoruz. Sıcak havalarda çorba içmem, ama tadına bakmayı ihmal etmiyorum. Buralarda yediğimizden biraz farklı. Sarması güzel. Hepimiz birer kavurma söylüyoruz. Sağlık merakı yüzünden kavurma sıvı yağda yapılmış. Şahsen daha az miktarda ama adam gibi yağda yapılmışını tercih ederim, ama sesimi çıkartmıyorum.



Tatlı olarak höşmelim ve 80 katlı baklava söylüyoruz. Höşmelim, bizim bildiğimiz Balıkesir höşmerim tatlısı değil. O peynirle yapılır, bu daha çok irmik tatlısı gibi bir şey. Baklava biraz ağır geliyor. Akşam yediğimiz baklava olmasa, burada böyle yapılıyor diyeceğiz, ama bu tatlı ağır geliyor bize.

Sultan Alaattin Camii, buranın en önemli camii. Kapısında 1221-1225 tarihleri yazıyor. Mimari özelliklerine göre daha sonraki yıllara ait olduğu söyleniyor, ama bence Osmanlı camilerinden en büyük farkı kubbesiz oluşu. Tavan ahşap işçiliği de güzel. Bahçesindeki çınar ağacının camiyle yaşıt olduğu söyleniyor.



Yaşayan Müze değişik. Girişte ebru yapan bir kız var. İsteyenlere bir ebru yaptırıyor. O kadar asık suratlı ki, bir de ben deneyeyim diyemiyorum. Evde eski zaman yaşantısı canlandırılmış. Beypazarı’na ilk defa gelen biri görmeli diye düşünüyorum. Bahçesinde oturup güzel bir kahve içiyor, çıkışta satılan hediyelik eşyalara bakıyoruz.

İlçeyi turlamaya çıktığımızda, iyi ki İzmir den bu kadar uzaktayız diye düşünmeden edemiyorum. Yoksa ben yol uzun, nasıl taşırım derdine düşmeden neler alırdım neler. Tarhanalar, erişteler, kurutulmuş sebzeler, muhtelif baharat, sabunlar… Beypazarı kurusu dedikleri şey, bir cins galeta. Bir kaç torba kuru alınca çantada yer kalmıyor zaten. Bir de tarhana alıyorum, kışın çorba içmeden duramam. Gerisi kalıyor. Bir de bölgenin telkarisi meşhur. Takılara dayanamam, neyse ki bir kolye ucuyla atlatıyorum.

Günbatımına yakın Hıdırlık tepesine çıkıyoruz. Buradan tüm Beypazarı’nı görmek mümkün. Ege’de tren kaçtı, buradakiler biraz şans ve biraz akılla olayı çözmüşler. Eski Beypazarı dediğimiz zaten birkaç sokak. Bunu bozmamışlar, yeni evleri biraz öteye yapmışlar. Hem apartmanlar daha havadar bir yerde, hem de bölgenin dokusu bozulmamış. Buraları gördükten sonra, birbirinin aynısı apartmanlarla dolu Ege kasabalarını daha bir beğenmez oluyorum.

Akşam yemeği için Bağ Evi’ne gidiyoruz. Burası bir aile işletmesi. Yemekleri muhteşem değil, ama mesela baklavası öğlen yediğimizden güzel. Eğlenceli bir gösteri eşliğinde yenilen yemek nedeniyle tercih edilen bir yer. İşletme sahibi tüm masalara tek tek hoş geldiniz diyor. İki yüz yıldır ailesine ait olan bu evde, yine ailesiyle birlikte eski gelenekleri yaşatıyor. Konuşmasını dinlerken düşünüyorum, Beypazarlılar akıllı insanlar. Ailede tek oğlan varsa, düğün takısı dertleri yok. Damadın annesi kendi düğününde takılanları geline devrediyor. Bağevi sahibi, bu şekilde babaannesinin takılarının önce annesine, sonra da gelinlerine geçtiğini anlatıyor bize. Çocuklarının sünnet düğününü de aileden birinin düğününe denk getirirlermiş. Bir masrafla iki düğünü aradan çıkarırlarmış. 


85 yaşındaki dede önce şarkı söylüyor, sonra da oğluyla birlikte oyun oynuyor. Her türküyü söylemeden önce de hikayesini anlatıyorlar. Kına gecesini canlandırmak için de gruptaki genç kızları çağırıyor, onları da bu gösteriye dahil ediyorlar. Biz de bu eğlenceyi izlerken önden tarhana çorbası, sonra sarma ve güveç, ardından höşmelim ve baklavadan oluşan yemeğimizi yiyor, bol bol fotoğraf çekiyoruz.



ANTİK YUNANDA YARIŞMAK

Sevgili Arkadaşım Vladimir, ki kendisi bu blogu açmam için beni yüreklendiren kişidir, beni mimlemiş. Varsın benim konularımla alakası olmasın, kendisine cevap vermek boynumun borcu. :)

"Bir günlüğüne ruhum aynı kalmak koşulu ile erkek olsaydım ne yapardım?"

Erkek olsaydım diye düşündüğüm anlar genelde mesleğimle ilgili konularda. Ben yine bir gezi sırasında dinlediğim bir olaydan yola çıkarak bu iş muhabbetinden kurtulmak istiyorum.

Bir günlüğüne erkek olsam, zaman yolculuğuna çıkar, yıllar önce Olimpia'da olimpiyatlarda yarışan bir erkek çocuğu olurdum. O dönemde yarışçılar o denli prestijliymişler ki, kazananların memleketlerine heykeller dikilirmiş. Yaşadığı kent mükafatlandırılırmış. Bu olimpiyatlara gelen sporculara dokunulmazmış. Hatta söylenildiğine göre o yıl bir kaç ay öncesinden tüm savaşlar dururmuş.

Yaşım onyedi. Babam şampiyon, dedem şampiyon. Kadınlar, kölelerle birlikte yarışamayanlar statüsünde. Bırakın yarışmayı, seyretmeleri bile yasak. Annem, tuttuğunu koparan bir kadın. Bir yolunu bulsa yarışacak. Ama bunu düşünmesi bile yasak. Yalnız dediğim gibi, kafasına koyduğunu yapar o. Karar vermiş, beni seyredecek. Yarışmacılar ve seyirciler çıplak olmak zorunda. Bir tek yarışmacı hocalarının giyinik olmasına izin var. Kılık değiştirip hocaların arasına karışıyor. Önden herşey yolunda. Ama ben şampiyon olunca kendinden geçiyor, ve kim olduğu açığa çıkıyor.

Şampiyonluk sevincini yaşayamıyorum bile. Yüreğim ağzımda. Olimpiyat stadına girme cüretinde bulunan kadınlara verilen ceza, hemen oracıkta bulunan uçurumdan aşağı itilmek. Annemi de oraya götürüyorlar. Çığlıklar atmaya başlıyorum. 

Ben ödül falan istemiyorum, annemi öldürmeyin, yeter! 

Annemin yanındaki görevliler duraklıyor. Bir şampiyon annesi, bir şampiyon eşi ve bir şampiyon kızı olan annemi herkes tanıyor. Biliyorlar ki izin verseler, zamanında o da bir şampiyon olabilirdi. Bu duraklamadan güç alıp tekrar bağırıyorum. 

Bir şeyler yapın! Annemin yaşaması için bir şeyler yapın!


Önce dedem yaklaşıyor anneme. Sonra babam. Dokunmadan, öylece bakıyorlar. Annemin başı dik. Doğrudan gözlerine bakıyor ikisinin. O gözlerde dedem kaldırdığı diski görüyor. Onu atışını, yakınlarının sevinç çığlıklarını duyuyor. Babam yarışın son anlarını hissediyor o bakışlarda.  Son iki hamlede rakibinin nasıl önüne geçtiğini ve yarışı nasıl kazandığını tekrar yaşıyor. Baba, ve eş. İki şampiyon, yöneticilerin önünde diz çöküyor. Annemi bize bağışlamaları için yalvarıyor. 


Yöneticiler şaşkın. Bir tarafta kurallar, bir tarafta iki şampiyon. Ne yapacaklarını bilmeden öylece duruyorlar. Neyse ki duruma müdahale eden çıkmıyor. Belki o anda birisi "Ne duruyorsunuz?" diye bağırsa her şey bambaşka olacaktı. Bir süre sonra heyet yumuşuyor. Annemi serbest bırakıyorlar.

Yanına gidip annemin gözlerine bir de ben bakıyorum. İşaretin verilmesi ile koşmaya başlıyorum. Önden ortalarda kalmayı yeğliyorum. Nefesini kontrollu kullan diyen babamın sesi kulaklarımda. Derken yavaş yavaş öne geçiyorum. Son metrelerde yanımdaki ile sıkı bir savaş oluyor aramızda. Ha gayret diyorum kendime, ve öne atılyorum. Yarış bitti. Evet, şimdi şampiyonum! Başardım!

O günden sonra olimpiyat stadına giren herkesin -hocalar dahil- tamamen çıplak olması hükmü getiriliyor.