7 Kasım 2011 Pazartesi

GAZİANTEP - 3

Bir kaç sene önce benim de aralarında bulunduğum bir grup insan, dükkandaki küçük çocuğu gaza getirmeye çalışıyordu. Hedef, karşı tarafta sahipsiz gibi duran baklava tepsisi! Sonunda çocuk tamamen bizim teşvikimizle karşı dükkana geçti, tepsiyi alıp koşar adımlarla geri geldi. O ana kadar pek sesini çıkartmayan tezgahtar, sonunda patladı.

"Güzelim fıstıklı baklavalar dururken cevizli baklavaya neden bu kadar meraklısınız, anlamıyorum. Antep'te bunların yüzüne bakılmaz!"

Biz Egeliyiz, baklavayı cevizli severiz. Bu güzelim Antep gezisinden sonra şunu söylemek durumundayım, Antep'le arama fıstık girdi. Fıstığı severim, ama tatlılarda değil. Nedense ağır geliyor. Antep mutfağında da fıstıksız tatlı yok.


Güne Kurtuluş Camii ile başlıyoruz. Bu cami, Abdülhamit zamanında kilise olarak yaptırılmış. Mimarı, İstanbul'un önemli yapılarında imzası olan Balyan ailesinden, Sarkis Balyan. Ortaya çıkan proje Abdülhamit'e fazla iddialı geliyor, ve küçültülmesini istiyor. Çünkü o dönemde yabancı devletlerin de yüreklendirmesiyle Ermeniler, hafiften kendilerini gösterme yolundalar. Bu bana bir şeyler hatırlatıyor.


Kiliseyi şimdiki haline getiren Nicolas Nazaretyan. Bu haliyle bile büyük, Bizans havası taşıyan ikiz pencereleri, koro için yapılmış ara katı ve doğu girişi ile özel bir kilise iken; Cumhuriyetin ilanı ile birden boş bir yapı haline gelmiş. 1980 yılında hapishane olarak kullanılmış, 1988 yılında da cami olarak ibadete açılmış. Minarelerinden birinin çan kulesi üzerinde olması nedeni ile değişik bir mimariye sahip, şehrin en büyük camilerinden biri.


Oradan Amerikan Hastanesine geçiyoruz. Yolda çocuklar "İngilizceler geliyor" diye bağırıyor önümüzden. Zamanında misyonerlerin kurduğu bu hastane, hala hizmete açık. Okulumuzla bir şekilde bağlantısı olan bu yerin önünde fotoğraf çektiriyoruz.


Sıradaki durak, Dülükbaba Mesire Yeri. Burası aslında piknik alanı. Ama içinde kazı yeri var. Kaya mezarları ve Zeus Tapınağını görüyoruz. Oradan Mitra Tapınağına geçiyoruz. Mağara, gezilebilmesi için çok güzel hazırlanmış. Bizim şanssızlığımız, o sırada elektriklerin kesik olmasıydı.


Romalılar hristiyan olduktan sonra eski dinleri Mitraizm ile ilgili ne varsa yok etmişler. Bu tapınak o nedenle çok özel. Duvara Mitranın boğayı kurban etmesi resmedilmiş. Tanrı Mitra ile ilgili tanıdık bilgiler var. Mitranın doğum günü 25 Aralık. Vaftiz ve kutsal yemek konusunda da çok benzer öyküler dinliyoruz.


Sonraki durağımız Zeugma kazı alanı.  Burayı da kocaman bir müze gibi yapmışlar. Mozaikler o kadar az ki, hemen hepsini taşımışlar. Burası villaların olduğu bölge. Kolonlar, sunaklar ve muhtelif aletler var. Burada dolaşan insanlar hayal ediyorum.


Zeugma'dan Halfeti'ye geçeceğiz. Yemek ve Halfeti arasında seçim yapmamız gerekiyor, gün ışığı bizi zorluyor. Halfeti'ye gelmişken, Ahmet Kanneci'yi anıyoruz. Çocukluğunun geçtiği evde bir konser vermiş. Tekneyle dolaşırken görünen köyde artık hemen hiç kimse yaşamıyor. Köyün büyük kısmı sular altında kalmış.


Rumkale'yi tekneden görebiliyoruz. Çıkmak için vakit yok, güneş batmak üzere. Burada Yuanna'nın incilinin saklandığına inanılıyor. O yüzden kutsal sayılıyor. Göremedik, ama kalenin içinde bir kilise ve bir manastır kalıntısı bulunmakta.


Halfeti'den havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Yolda, bahar aylarında bir kez daha gelmeye karar veriyoruz. Umarım bir aksilik olmaz. Yalnızca bir öğlen, bir akşam yemeği yiyebildiğimiz için ben tatmin olmamış haldeyim. Bir tek baklavacılarda daha fazla vakit geçirmedik diye üzgün değilim. 


Buranın çarşısı da Kemeraltı gibi gün batımında kapanıyor, ve Pazar günleri açılmıyor. Cumartesi akşamüstü dükkanlar kapanmadan alış verişimizi bitirelim diye sokaklarda telaş içinde dolanmıştık. Bu şehre bir kez daha gelip sokaklarında dolaşmak, yemeklerinin gerçek anlamda tadını çıkartmak için hayal kuruyorum. Ustaların kapı önünde bakırı nasıl işlediklerini seyretmek, dükkanlara girip çıkmak, sokaktakilerle sohbet etmek. Bu da ayrı bir keyiftir.



4 Kasım 2011 Cuma

GAZİANTEP - 2

Gaziantep'e yeni açılan Zeugma Müzesini ziyarete gidiyoruz dediğimde pek çok kişi "gördüm ben orayı" dedi. Bu müze yeni açıldı, falan, kar etmedi. Zaten çok ısrarcı biri değilimdir, peki deyip sustum.

Şimdi buradan açıklıyorum: Zeugma Müzesi 19 Temmuz 2011 tarihinde açılmıştır, ondan önce gördüğünüz Gaziantep Müzesidir.

Önden Gaziantep Müzesine gidiyoruz. Doğru, eskiden burada bir kaç parça mozaik sergilenirmiş. Ama artık yok. Heykeller, rölyefler, hayvan fosilleri, ve türlü aletler var. Benim için en ilginçleri, minyatür arabalar oluyor. Şu an oyuncak gibi duruyorlar. O devirde kim bilir ne için yapılmışlardı.
Oradan yeni müzeye geçiyoruz. Binanın dışarıdan görünüşü bile etkileyici. İçerisi daha da güzel. Girişe bir film düşürmüşler. Sanki havuzda balıklar dolaşıyor, suyun üzerinde de yapraklar var. Siz yansıtılan zemine adım attığınız an yapraklar çekiliyor, balıklar kaçıyor. Hoş bir gösteri.

Sonra müzeyi gezmeye başlıyoruz. Kendimi, gelişmiş ülkelerde bulunan müzelerden birindeymiş gibi hissediyorum. Yanlış anlaşılmasın, müzenin gelişmişliğinden değil. Başka memleketlerden kaçırdıkları eserleri böyle yüksek tavanlı müzelerde sergilerler ya, aynı öyle. Yapıyı olduğu gibi almışlar içeri. Yalnızca seyrederken içiniz acımıyor.

Şehirle ilgili güzel bir tanıtıcı film hazırlamışlar. Kuruluşundan, Sasaniler tarafından yıkılışına kadar gösteriyor. Mozaiklerde yer alan isler, şehirdeki yangının somut kanıtı.
Müzenin başyapıtı tabi ki Çingene Kızı. Ama fotoğraf makinemle haşin yüzünü gösterebilecek kadar yaklaşamadığım Mars heykeli ve diğer mozaikler de müthiş. Adamlar bu mozaikleri halı niyetine kullanmış. Onlara bakarak evin hangi kısmında olduğunuzu anlayabiliyorsunuz. Bazılarının en can alıcı yerleri kayıp. Beni en sarsanı, akşam vakti çıkardıkları bir parçanın sabah geldiklerinde yerinde yeller esiyor olması. Yurt dışındaki müzeler böyle doluyor işte.

Labirent gibi bir yerlerden geçip Çingene Kızına ulaşıyoruz. Kapkaranlık bir oda, yalnızca mozaik aydınlatılmış. Bu müze için hem kafa yorulmuş, hem para harcanmış. Güzel olmuş.

Bir anda aklıma Adana Müzesindeki mezar taşının üzerindeki tarihi okumaya üşenip, açıklama kısmına Bizans Dönemi - MS 330-1453 gibi olağanüstü detaylı açıklamayı yazan müzeciler geliyor. Bu işi öğreniyor muyuz, yoksa bu müze bir istisna olarak mı kalacak. Bunu zaman gösterecek.


Öğlen yemeği İmam Çağdaşta. Yemeğin nerede yeneceği sorun oluyor. Bazımız, bu kadar klişe bir yeri istemiyor. Ama herkesin bahsettiği bir yere gitmemek de olmaz. Diğer alternatif küşneme, ama küşneme kuzu ile güzel olur. Bu mevsimde kuzu olmayacağına göre, İmam Çağdaşı seçiyoruz.

Burası kocaman bir yer. Benim sevdiğim lokanta tarzında değil, ama yapılacak bir şey yok. Önden hepimize birer lahmacun geliyor. Söğürme ile yiyoruz lahmacunları. Ali Nazik, en sevdiğim yemeklerden biridir. Ama lahmacunu ilk defa patlıcanlı denedim. Sonra ortaya gavurdağı, soğan, simit, ve domates ezmeli kebap geliyor. Burada yediklerime muhteşem diyemem, ama rahatlıkla güzel diyebilirim.

Arkasından birer şöbiyet ve baklava alıyoruz. İkisi de fıstıklı olduğu için, keşke birer tane daha olsaydı falan demiyorum.

Yemekten sonra Mutfak Müzesine gidiyoruz. Bu özel bir müze, Göğüş ailesinin şehre armağanı. Gelenek ve görenekleri, piknikleri, yemekleri mankenlerle canlandırmışlar. "Gezen güzel, oturan gazel olur" sözünü ilk kez burada duyuyorum.

Oradan Gaziantep Kalesini geçiyoruz. Roma döneminde yapılan kale, şu anda Kahramanlık Panaroması Müzesi olarak hizmet veriyor. Müzeyi gezerken aklıma Nazım Hikmet'in Kuvayi Milliye'sinden şu mısralar geliyor:

Antepliler silahşor olur,
uçan turnayı gözünden
kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
ve arap kısrağının üstünde
taze yeşil selvi gibi uzun ince dururlar.

Kurtuluş Savaşı kahramanları ve kahramanlıkları, müzede videolar eşliğinde gösteriliyor. Olayları göstermek için türlü heykeller yapılmış. Ancak her birinde sayısız anatomik bozukluklar bulunan bu heykellerin fotoğrafını çekmeye elim varmıyor.

Son durak Medusa Cam Eserler Müzesi. Buradaki eserler karışık. Hangisinin hangi döneme ait olduğu belli değil, ama içlerinde çok güzel olanlar var.Yunanlıların, cam aletleri kalıba dökerek, Romalıların ise üfleyerek yaptıklarını öğreniyoruz. Daha önceleri Fenikeliler, çok daha ilkel metotlar kullanırlarmış. Bir de, cam takı yapımını seyrediyoruz.

Akşam gideceğimiz yerler sınırlı, çünkü yemekle birlikte içki de içmek istiyoruz.Zirve'yi seçiyoruz. Burası, ismiyle müsemma dedikleri türden bir yer. Tepede, bütün şehir ayak altında. Yine çok kocaman bir yer. İki kişi çalıyor, birisi de şarkı söylüyor. Türk müziği. Biraz konuşmamızı engelliyor, bereket güzel şarkıları seçiyorlar.


Masaya muammara, humus, çiğ köfte, kaşarlı paçanga böreği ve kaşarlı mantar geliyor. Bu kadar büyük bir lokanta için hiç de fena değil. Yalnız alinazik, güzel olmasına rağmen soğuk.  Bu kadar büyük lokantada yemek yemenin sakıncalarından biri. Yine her birimize birer şöbiyet geliyor. Bir tane olduğu sürece sorun yok. Bu memlekette ağız tadıyla yemek yiyebilmek için gündüz vakti dolaşmak gerekiyor.














28 Ekim 2011 Cuma

KAHRAMANMARAŞ VE GAZİANTEP

Baştan kararlaştırdık, öğlen yemeğini biraz geç bir saatte Kahramanmaraş'ta yiyeceğiz. Sabah sıkı bir kahvaltı yaptık ki, öğlen erkenden acıkmayalım. Hatta Seyhan Nehri kıyısında dolanırken nefis kokuların yükseldiği kebapçıyı da görmemezlikten geldik. Ancak yol uzun sürdü. Artık hepimiz şunu kesinlikle biliyoruz ki, Adana Kahramanmaraş arası öyle bir-iki saatte falan aşılmıyor. Şehre vardığımızda saat 16:00 olmuş, müze kapanmak üzere. Kimsenin hatası olmayan bu durumu dert etmiyoruz, ve doğrudan müzeye gidiyoruz.

Kahramanmaraş'ta bir arkeoloji müzesi, bir de açık müze var. Arkeoloji Müzesi henüz ziyarete açık değil. İçinde muhtelif mozaikler, heykeller, kabartmalar ve hayvan kalıntıları yer alacak. Hayvan kalıntılarının en ilginci de, kemikleri birleştirilip ayağa kaldırılmış 3500 yıllık bir fil iskeleti olacak.

Kayıp Germanicia Antik Kentinin yer aldığı müzeyi geziyoruz. Roma imparatoru Gaius Caesar Germanicus (Caligula) onuruna bu ismi alan kent, antik haritalarda gösterilmesine rağmen bu güne kadar bulunamamış. Ortaya çıkma hikayesi ilginç. Bir vatandaşımız, evinden gizlice çıkardığı taban mozaiklerini satmak üzereyken yakalanıyor. Bu şekilde başlayan soruşturma ile kayıp kent bulunuyor. Şehirde bir kaç mahalle, olduğu gibi sit alanı ilan edilmiş. Buralarda yer alan evlerin pek çoğunun tabanında tarihi mozaikler var. Yavaş yavaş koruma altına alınıp bütünüyle açık müze haline getirilmeye çalışılıyor.

Nihayet vuslat hasıl oluyor! Küçük Ev Et Lokantasındayız. Önden ekşili çorbalarımız geliyor. Bu çorbayı ilk defa tadıyorum ve beğeniyorum. Az acılı, az sarımsaklı. Üzerine yaprak sarma, kuru patlıcan ve biber dolması geliyor. Dolmalar da acılı, ama güzel. Sırada bulgur pilavı ve içli köfte var. İçli köfte haşlanarak yapılmış, çok hafif. Üzerine mumbar dolması yiyoruz. Uzun zamandır yemediğimden midir, inanılmaz hoşuma gidiyor. Üzerine bir de ekşili köfte istiyoruz, ama bittiği için yiyemiyoruz. Diğer masadakilere göre harika bir köfte kaçırmışız.

Tatlı olarak şöbiyet ve dondurma geliyor. Buralara has bir özellik, ikisinin de üzerinde bol miktarda fıstık var. Fıstık, tatlı ve ben, üçümüz bir araya gelince anlaşamıyoruz. İkili olunca her şey daha güzel oluyor. Birer parça alıyorum tatlılardan.

Buranın bir de tarhanası meşhur. Tarhana almak için bir dükkana giriyoruz. Tarhanalara bakalım dediğimizde önümüze pek çok çeşit çıkıyor. Kaymaklı, kızarmış, acılı, çerezlik ve çorbalık tarhanalar ayrı ayrı satılmakta. Şaşkına dönüyorum. Bir taşla iki kuş vurmak için çerezlik tarhana alıyorum. Cips gibi yenilebildiği için adı cips tarhana. İstediğim kadarı ile de çorba yapabilirim.

Kahramanmaraş'ın bunların dışında dondurması, salçası, biberi ve sucuğu meşhur. Gezinin ilk gününde alışverişimi bir paket cips tarhana ile sınırlıyorum. Yoksa ipin ucu kaçacak.

Gaziantep'e vardığımızda, bir saat sonra buluşmayı planlıyoruz arkadaşlarımızla. Önden şehri biraz dolaşıp bir çay bahçesine oturuyoruz. Dolaşırken aldığımız taze fıstıkları yemeye çabalıyoruz. Maalesef çoğunun kabukları açılmamış. Durmadan üstteki taze kısmı soyup kabuğa ulaşınca kenara bırakıyoruz. Bunun bir çaresi olmalı.

Fıstıklarla uğraşmaktan sıkılınca başka bir program yapmaya sıvanıyoruz. Şehre geç kaldığımız için kimse akşam yemeği yemek istemiyor. Zaten sayılı günümüz var, gitti bir öğün diye hayıflanıyorum. Neyse ki bu konuda yalnız değilim. Akşamüstü beşte yediğimiz yemekle yatmayalım, sonra acıkırız diyoruz. Saat onu geçtiği için, garsonlara açık bir yer bulabilir miyiz diye soruyoruz. Bulabilirmişiz. Şuradan biraz yürüyünce Aşina varmış. Aşina, bize tavsiye edilenler listesinde olduğu için hemen atlıyoruz.

Yola çıktıktan bir süre sonra yolumuzu kaybediyoruz. Tarif edenlerin hepsinin ortak bir noktası var, başka tür metre kullanıyorlar! İki-üç yüz metre dedikleri yer git git bitmiyor. Sonunda  taksiye binmeye karar veriyoruz. Taksiciye yeri söylüyoruz, bu arada konuşmalarımıza o da katılıyor. Daha önceden otel taksisi olarak çalıştığını öğreniyoruz. Sabahları çok müşteri taşımış. Nereye diye sorduğumuzda, cevabını "Senin maaşın kızımın kuaför masraflarını bile karşılamaz evlat!" havasında veriyor:

"Doktora!"

Pöh! Ben de ona "Şu gördüğün banka babamındır. Muhallebi çocuğu olmayayım diye böyle çalışıyorum şimdi." edasıyla cevap veriyorum:

"Antakya yemeklerinden daha mı ağır buradakiler?"


Susuyor. Yine de dikkatli olmamızı söylemeden edemiyor. Aşina'ya geldiğimizde bir sürprizle karşılaşıyoruz. Lokanta kapalı, baklava satan kısmı da kapanmak üzere. Belki bir yer öğreniriz diye içeri giriyoruz. Derdimizi anlattıktan sonra dükkan sahibi bizi şoka sokuyor. Üç ayrı yere telefon ettikten sonra bize bir çorbacı buluyor. Hatta gidin, falan ustaya benim selamımı söyleyin diyor. İstersek evde hanımına yaptırabileceğini belirtiyor, iyice mahcup oluyoruz. Taksimizi de o ayarlıyor, bize sadece arabaya binmek kalıyor. Dükkan sahibinin torpili inişte de devam ediyor, taksici para almak istemiyor. Neredeyse zorla veriyoruz. Böyle insanlarla tanışmak, bana yaşama sevinci veriyor.

Kelebek, muhtelif çorba servis edilen bir yer. Buradakiler gibi sabaha kadar açık herhalde. Girişte bakır sahanlar içinde haşlanmış pirinç üzerinde ditilmiş etler duruyor. Masaya oturur oturmaz nane, soğan, salata ve turşu geliyor. Ardından üçümüz beyran söylüyoruz. Temkinli olan grubun diğer yarısı mercimek çorbası içiyor. Beyran, içeri girerken gördüğümüz ditilmiş etlerin üzerine et suyu, sarımsak, biber ve baharatlar konup kaynatılarak yapılıyor. Az acılı söylüyoruz. Önden bir şey anlamıyorum, bitmesine yakın birden acılaşıyor. Biberler dibe çökmüş gibi. Oldukça doyurucu bir çorba, daha doğrusu yemek. 

İçimiz rahat,karnımız tok, otelimize dönüyoruz. Ertesi gün eski ve yeni mozaik müzelerini gezip şehri dolaşacağız.




27 Ekim 2011 Perşembe

GAZİANTEP YOLUNDA ADANA

Bozcaada dönüşü koltuğumda yarı uyur yarı uyanık gezinin özetini dinlerken birden kulağıma Zeugma, Antep ve yemek kelimeleri takılıyor ve hemen doğruluyorum. Arkeolog danışmanımız Şükrü Bey'in yakın tarihte gidilecek yerleri saydığını fark ediyorum. İrili ufaklı torbalarla otobüsten inerken merdivenlerden yuvarlanmak pahasına aman bizi unutmayın diye sesleniyorum. Bir arkadaşımız geziyi duyunca mevcut programını iptal ediyor, ve heyecanla gezi gününe doğru geriye sayım başlıyor.

Sabah erken saatte kalkan uçağımız Adana'ya iniyor. Saldırı nedeniyle yolda herkes buruk. Adana güneşi içimizi ısıtınca biraz gevşiyoruz. Seyhan kıyısında kahvaltımızı yaptıktan sonra şehri gezmeye başlıyoruz. Rivayete göre Adana ismi, Gök Tanrısı Uranos'un oğlu Adanus'tan geliyor. Bir başka görüş de, burada yaşayan Danulalıların kente Danuna ismini vermesi. Her ne olursa olsun, şehrin en az 3500 yıllık bir tarihi var.


Önce Adana Müzesini geziyoruz. Burada en önemli eser, Hititlerin Fırtına Tanrısı Teşup'u (Tarhunda) araba üzerinde gösteren heykel. Bir de denizde ceset bulduk diye haber verildikten sonra çıkarılan bronz heykel var.

On yıl ara ile altı ve üstü bulunan Aphrodite heykelinin açıklamasında, tanrıçanın doğumu ayrıntılı bir şekilde yazılmış. Aynen aktarıyorum. "Yunanca aphros köpük demektir. Hesiodos'a göre Uranos (Gök), Gala'dan (Yer) doğan çocuklarını doğar doğmaz toprağın bağrına soktuğu için toprak ana şişmekte ve korkunç sancılarla kıvranmaktadır. Bu yüzden son oğlu Knoros'a bir tırpan verir. Knoros da o tırpanla babasının hayalarını keser ve denize atar. Engin denize atılan tanrısal uzuvdan çıkan ak köpükten bir kız türeyiverir, ve Kıbrıs'tan karaya çıkar. Yürüdüğü yerlerden yeşil çimenler fışkıran bu güzel kıza Aphrodite derler."

Müzeden sonra Roma imparatoru Hadrianus tarafından yapılan, Justinianus tarafından ciddi bir şekilde onarılan, Evliya Çelebinin de bahsettiği Taş Köprü'yü görüyoruz. Dünyanın halen kullanılan en eski köprüsü bu.


Ulu Camiyi geziyoruz. Ramazanoğlu Halil Bey'in yaptırdığı, kendisi, oğlu ve torununun türbesinin de bulunduğu cami 500 yıllık. Sekizgen minaresi çok ilginç. Çinilerinin bir kısmı İznik, bir kısmı Kütahya. Bunu anlamak için renklerine bakmamız yeterli oluyor. Caminin bahçesinde şair Ziya Paşa gömülü.

Ramazanoğlu ailesinin evine geçiyoruz. Yine 500 yıllık bu konağın zamanında Kanuni'yi ağırladığı söyleniyor. Evde, tehlike anında kullanılmak üzere iki tünel varmış. Biri Ulu Camiye, diğeri Yağ Camiine açılırmış, sonradan çökmüş.

Büyük Saati de gördükten sonra Misis'e doğru yola çıkıyoruz. Burada Misis Mozaik Müzesi var. Tek oda bir yer, ortasında mozaikler yer almakta. En önemli resim, Nuhun gemisindeki hayvanlar. Yapıldığı dönemde Pagan kültür yasaklandığı için yalnızca İncilde yer alan konular resmedilmiş, ama kenarda köşede Samson olması muhtemel bir resmi de görüyoruz. Bahçesinde çeşitli heykeller ve kabartmalar sergileniyor, ama müze olarak çok bakımsız olduğunu söylemek zorundayım.


Son olarak tarihi stadyumun yerine bakmaya gidiyoruz, yalnızca çukurunu görüyoruz. Bu çukur, bize yapının büyüklüğü hakkında fikir vermekten başka bir işe yaramıyor. Yolu da berbat, ama kenardaki portakal bahçelerinin manzarası muhteşem. 

Seyhan nehri kıyısında biraz vakit geçirdikten sonra Kahramanmaraş'a doğru yola çıkıyoruz. 


29 Eylül 2011 Perşembe

BOZCAADA


Uzaklardan bir ses duyuyorum. Telefonumdan geliyor. Saate bakıyorum ve gözlerime inanamıyorum! Otobüsün kalkmasına 10 dakika kalmış, telefonum bana onu haber veriyor. Normalde bu saatte evden çıkmam gerekir, ben yeni uyanmışım ve salak salak çalmayan saate bakıyorum.

Sabahları mutlaka yapmak istediğim şeyler vardır. Kahvaltı edilecek, bavula konacak şeyler son bir kez kontrol edilecek… Bu gibi şeyler için uykumdan fedakarlık etmeye razıyımdır, yeter ki rahat hareket edeyim. Şimdi ise, tutulmuş gibi duruyorum. Hemen arkadaşımı arıyorum, o beni toparlıyor. 

“Hemen evden çık, ben otobüsü bekletiyorum.”

Beş dakika içinde evden çıkıp otobüse doğru koşmaya başlıyorum. Neyse ki otobüs de gecikmiş, beni beklemiyorlar bile. Hazırlanma faslını otobüste bitiriyorum, ve ilk molaya kadar beş dakikada bir “vay be, nasıl yetiştim” diye diye arkadaşımın içine fenalıklar getiriyorum.

Gökçeada’yla kıyaslarsak, Bozcaada’ya gitmek çok daha kolay. Bir kere ta Çanakkale’ye kadar gitmiyorsunuz. Son zamanlarda meşhur olan Geyikli kasabasından feribota binince 40 dakika sonra adadasınız. Karşıyaka’dan ayrılış saatimize 7:30 dersek, bir ihtiyaç molası da vererek 11:50’de Geyikli’ye geliyoruz. Ne güzel! Biz 13:00 feribotu ile gitmeyi planlarken bir saat önce adaya varacağız. Kalsaydık bile iskelenin yanında güzel yerler var. Denize girilebilir, oturup bir şeyler yenip içilebilir. Tek bir yere muhtaç değil kimse burada.

Feribot bizim Bostanlı-Üçkuyular vapuruna benziyor. Süre de yakın, dolayısıyla fazla daralmadan adaya iniyoruz. Koca otobüsümüzle ada sokaklarını alt üst ediyoruz. Şükrü Usta’da ilk yemeğimizi yiyoruz. Burası tencere yemeği yapan bir lokanta. Yemekler hiç fena değil. Bazı yol arkadaşlarımız dışarıda yer bulamayınca, üst katta oturmak için merdivenlere hamle yapıyor. Ancak garsonun müdahalesiyle karşılaşıyor.

“Önce alt katı doldurun, üst kat sonra.”

Kuzu kuzu gelip yanımıza oturuyorlar. Sonradan anlıyoruz ki garson yalnız. Üst kattakilerin servisi biraz gecikiyor. O nedenle üst katta oturmak son tercih olsun istiyor. Yemekten sonra Çınaraltında oturup bir kahve içiyoruz. Kahve güzel, ama bizim Alsancak pastaneleri fiyatında. O kadar söyleyeyim, yeter herhalde.

Kaleyi geziyoruz. İlk olarak Venedikliler tarafından yapılmış, Fatih adayı aldığında elden geçirmiş. II Mahmut zamanında da cezaevi olarak kullanılmadan önce genişletilmiş. Kalenin içinde küçücük bir açık sergi var. Müslüman ve hristiyan mezar taşları, denizden çıkarılan bazı gereçler sergilenmekte.

Bu ada Gökçeada’dan çok farklı. Bir kere ta baştan beri bir Türk nüfus varmış adada. Şu an eski Rum mahallesinde de Türkler oturuyor daha çok, ama gelenekler bozulmamış. Gökçeada’daki gibi adanın içinde küçük Anadolu kasabaları-köyleri kurulmamış. Burada adalılar var. 

Kaleyi gezdikten sonra sokakları gezmeye başlıyoruz. Dolaşmak için 7-8 sokak bir yana, yine bir o kadar da dikine gittiniz mi iş bitiyor. Evler Midilli’deki gibi. Alt kat kagir, üst kat ahşap. Daracık sokaklar, pencerelerden sarkan çiçeklerle renklenmiş.

Cumhuriyet Mahallesinde yer alan kilisenin çevresini dolanabiliyoruz ancak. Pazar sabahları hariç kapalı. Burası eski Rum mahallesiymiş. Arkasından “Yerel Tarih Araştırma Merkezi” diye adlandırılan müzeye giriyoruz. Müzede Bozcaada ile ilgili türlü eşya, evrak, kartpostal, fotoğraf türü şeyler sergileniyor. Eski resimlerde şu an var olmayan yel değirmenleri görünüyor. Müzeyi açan kişi ada sevdalısı bir İstanbullu. Burada yaşamış anılmaya değer kişilerin yaşam öyküleri de var.

Buluşma anı yaklaşınca meydana iniyoruz. Adayı gezerken duymaya başladığımız davul zurna sesinin kaynağını orada görüyoruz. Düğün var, damat traş oluyor. Artık “bıçak kesmiyor” diye mi, yoksa keyiften mi anlamadım, damadın yüzü köpük içinde. Traş bir türlü başlamıyor. Arkadaşları dans ediyor, millet fotoğraf çekiyor, damat yüzü köpüklü, sandalyede oturuyor. Bakmaktan sıkılıp adanın meşhur Gelincik şerbetini içmek için bir yere oturuyoruz. Şerbet hem soğuk hem sıcak içilebiliyor. Ben soğuğu tercik ediyorum. Ayrıca reçeli, lokumu ve sabunu da satılıyor. Şerbetin kuvvetli bir kokusu yok. Evde yaparken söylenenden biraz daha fazla koyuyorum, bu kez de fazla tatlı oluyor.

Koşa koşa otelimize gidip denize giriyoruz. Gökçedada’da kulağım problemli olduğu için denize girememiştim. Bu kez ne olursa olsun gireceğim. Deniz dalgalı, ama söylenildiği gibi soğuk değil. Yalnız, güneş batmak üzere ve hava rüzgarlı. Yemin etsem başım ağrımaz denilecek kadar duruyorum denizde. Sonra güneşte oturup ısınmaya çalışıyorum.

Akşam yemeği açık büfe. Ben yine salatalara yöneliyorum. Adaya özel bir yemek yok, ama fena da diyemem doğrusu. Orta diyelim. Salatadan doğru tatlıya geçiyorum. Üzümler adanın, ve güzel.

Yemekten sonra adaya geri dönüyoruz. Sokakları dolaşırken arkadaşlarımızla karşılaşıyoruz. Bütün bir yaz görüşemediğimiz İzmirli arkadaşlarımızla memnun mesut sohbet ederken adanın meşhur lokantalarını öğreniyoruz. Salkım ve Battıbalık. Kesin bir daha gelinecek. Ama Temmuz Ağustos aylarında denenmemesi gerektiğini, içecek su bile bulamayacağımızı anlatıyorlar bize. Şu an adanın son demleri yaşanıyor. Bazı sokaklar hala cıvıl cıvıl, ama bazıları dükkanları kapanmış bile.

Alaybey Camiini ziyaret etme girişiminde bulunuyoruz. Geç kaldığımızdan olsa gerek, ancak avlusunu gezebiliyoruz. Burada değişik dönemlerden kalma mezarlar var. Bir tanesi de Kemal Derviş’in büyük dedesi Sadrazam Halil Hamid Paşa. Başsız vücudu bu camide gömülü. Başını Abdülhamid’e götürmüşler.

Sabah kahvaltımızı edip yola çıkıyoruz. Hava o kadar rüzgarlı ki, dışarıda oturabilmek için kuytu bir köşe arıyoruz. Eh, tabi durum böyle olunca öğleye doğru denize girme fikrine pek itibar edilmiyor.

Önden Ayazma’ya uğruyoruz. Yolda harika manzaralar, denize girilebilecek küçük kumsallar görüyoruz. Hava rüzgarlı, kimsede deniz hevesi yok. Ayazma, eski bir manastır. Her yıl 25-27 Temmuz arası burada panayır yapılıyormuş. Şu an itibarı ile terk edilmiş görünüyor.


Plajına geldiğimizde tur yöneticimiz iki saatlik bir mola vermemizi öneriyor. Denize girme molası. Herkes bir ağızdan bağırıyor:


“Bir buçuk saat olsun!”

Aşağıya inip kumsalda yürüyelim diyoruz. O da ne! Rüzgarsız, harika bir hava. Deniz çarşaf gibi ve ılık. İçimize mayolarımızı giymediğimize bin pişman, ayaklarımızı suya sokmakla yetiniyoruz. Ben bu tecrübeyi Cunda adasında da yaşamıştım, hiç akıllanmıyorum. Adanın bir tarafı o kadar rüzgarlıydı ki, kumsalda durulmuyordu. Diğer tarafta da deniz muhteşemdi. Denize giremedik, yazık oldu. İşin komiği, kumsala inmeyenler bu güzel denizin farkına bile varmadan yola devam ettiler.

Rüzgar güllerini ziyaret ediyoruz. İlk defa bu kadar yakınlarında duruyorum. Kocamanlar. Garip bir ses çıkarıyorlar. Sanki yanınızda kocaman bir vantilatör çalışıyormuş gibi, sürekli bir vınlama duyuyoruz. Bu ses de kuşları ürkütüyormuş. Doğanın dengesini bozmadan elektrik üretmek mümkün değil galiba. Şahsen, ne zaman patlayacağı belli olmayan bir nükleer santral yerine kuşları ürkütmeyi tercih ederim. Elektrikten vaz geçemeyeceğimize göre…

Yolda irili ufaklı bağlar görüyoruz. Adaya has üzümler, kuntra ve karalahna yanında daha bilinen merlot gibi üzümler de yetiştiriliyor. Yanlarındaki bağ evlerinden bir kısmı mütevazılıktan uzaklaşmış olsa da köşk havasında değil. Belki küçük yazlık evler olarak adlandırılabilirler. Ben bu adayı sevdim, laf ettirmem.  

Merkeze geri dönüyoruz ve Çamlıbağ şaraplarını ziyaret edip beğendiklerimizi alıyoruz. Gelincik şerbeti ve gelincik lokumu da alıp deniz kenarındaki balıkçılardan birine gidiyoruz. Deniz fasulyesi, kaya koruğu, susam otu, deniz börülcesi, taze nane, maydanoz ve nardan yapılmış bir salata geliyor önümüze. Deniz çipurası ile bir güzel yiyoruz. Otlar taze, balık taze. Daha ne isteyelim artık.

Dönüş yolunda, buraya bir dahaki ziyaretimizi Nisan sonu Mayıs başında yapmayı planlıyoruz. Dağ taş gelincik kaplı olurmuş. Muhteşem bir manzara. Umarım o mevsimde Çeşme gibi değildir de, kendimizi terk edilmiş bir şehrin sokaklarında dolaşıyor gibi hissetmeyiz.

21 Eylül 2011 Çarşamba

ESKİŞEHİR - BEYPAZARI - 4

Sabah erkenden yola çıkıyoruz. Önden Nallıhan’a uğruyoruz. Buraları Beypazarı örneğini gördükten sonra eski ahşap evlerini bozmamış. Sonraki durak Mudurnu. İtfaiye Meydanında sağdan direksiyonlu bir itfaiye arabası sergileniyor. 1993 yılına kadar kullanılmış, 2009 yılında da orijinal haliyle sergiye konmuş.


Güzel ahşap evlerin arasında dolaşarak Yıldırım Beyazıd Camiini geziyoruz. Eski külliyeden geriye cami ve hamam kalmış. Yapının inşa tarihi belli olmasa, kitabedeki yazıya göre Yıldırım Beyazıd’ın burayı sultan oldukan sonra yaptırdığını düşüneceğiz. Belki henüz şehzade iken padişahlık hayalleri kuruyordu. Tepedeki Saat Kulesine bakıyor, yemyeşil çay bahçesinde oturup bir kahve içiyoruz.


Son durak Göynük. Burada da tarihi doku bozulmamış. Sanki zaman makinasına binmiş, önceki asra geçmişiz. Zaten burayı da gördükten sonra hiç bir kasabayı beğenmiyorum artık. Sakarya Meydan Savaşı anısına yapılan Zafer Kulesine bakıyoruz.


Gazi Süleyman Paşa Camii Osman Gazi’nin oğlu Şehzade Gazi Süleyman Paşa tarafından külliye olarak yaptırılmış. Geliboluyu fetheden Gazi Süleymen Paşa, genç yaşta bir av kazasında ölmüş. Fatih’in hocası Akşemseddin’in türbesi de burada. Hoca, İstanbul’da gördüğü ilgiden sıkılıp buraya yerleşmiş.

Öğlen yemeğimizi Paşazade’de yiyoruz. Önden etli yaprak sarma ve iri fasulye piyazı yiyoruz. Üzerine de mantı. Mantı iki çeşit. Biri bizim bildiğimize yakın, diğeri de keşli cevizli mantı. Mantının içinde kıyma yerine ceviz var. Tattım, ama normal mantı yedim. Belki bir daha sefere.

Yemekten sonra etrafta dolanırken bir dükkan görüyoruz. Tarhana, erişte, türlü reçeller ve ballar. Midilli’den aldığım ama henüz açamadığım zeytin reçeli ile burada karşılaşınca şaşırıyorum. Dükkan sahibi, aynı kestane reçeli diyor. Demek ki kestane reçeli de bulunacak ve yenilecek. Önden şu zeytin reçelini açayım da…

Buğday çiminden yapılan uğut alıyoruz. Almadan önce tadına bakıyorum. Çünkü çok yararlı diye aldığım keçiboynuzu pekmezini bitirinceye kadar canım çıkmıştı. Aynı duruma düşmek istemiyorum. Tadı tahin-pekmez gibi. Orta boy bir kavanoz alıyorum, bizde tahin-pekmez yenir. Sonradan üzerini okuyunca biraz bozulacağım. Açıldıktan sonra 10 gün içinde tüketilmesi gerekiyormuş. Bilmiyorum artık. Açınca göreceğiz.

Yolumuza Taraklı üzerinden devam edeceğiz dediklerinde bu kadarı aklıma gelmemişti. Gemlik’e kadar çıktık! Eh, buralara kadar gelmişken İznik’in içinden geçelim diyoruz. Meşhur İznik çinilerinin yapıldığı yer. Hristiyan dünyası için önemli. İncilin kabul edildiği İznik Konsülleri burada yapılmış. Kasaba, diğerlerinden farksız, kişiliksiz apartmanlarla dolu. Ama ucundan kıyısından harabeleri görüyor, en kısa zamanda buraya gelme hayalini kuruyoruz. Yalnız buraları bilen birileriyle.

20 Eylül 2011 Salı

ESKİŞEHİR - BEYPAZARI - 3

Ertesi sabah erkenden Beypazarı’na doğru yola çıkıyoruz. Oldukça virajlı yollardan geçerek Nallıhan Kuşcenneti’ne geliyoruz. İsmi için Nallıhan Belediyesi sürekli savaş veriyor. Her tarafta olduğu gibi burada da bir sahiplenme kavgası var.Tabi mevsim gereği burası bataklık görünümünde.

Yol o kadar virajlı ki, her yerde olur olmaz şekilde uyumam işe yarıyor, yolda diğerleri gibi içim dışıma çıkmıyor. Beypazarı’na öğlen saati varıyoruz. Şöyle bir etrafa bakınıp hemen yemek yeme derdindeyiz. Ahşap minareli camiye gözümüz takılıyor, ama gözlemecilere, lokantalara daha bir alıcı gözle bakıyoruz.

Tarihi Taş Mektep binasına açılan lokantaya giriyoruz. Altı kişi olmanın avantajıyla ortaya önden sarma, ve çorba söylüyoruz. Sıcak havalarda çorba içmem, ama tadına bakmayı ihmal etmiyorum. Buralarda yediğimizden biraz farklı. Sarması güzel. Hepimiz birer kavurma söylüyoruz. Sağlık merakı yüzünden kavurma sıvı yağda yapılmış. Şahsen daha az miktarda ama adam gibi yağda yapılmışını tercih ederim, ama sesimi çıkartmıyorum.



Tatlı olarak höşmelim ve 80 katlı baklava söylüyoruz. Höşmelim, bizim bildiğimiz Balıkesir höşmerim tatlısı değil. O peynirle yapılır, bu daha çok irmik tatlısı gibi bir şey. Baklava biraz ağır geliyor. Akşam yediğimiz baklava olmasa, burada böyle yapılıyor diyeceğiz, ama bu tatlı ağır geliyor bize.

Sultan Alaattin Camii, buranın en önemli camii. Kapısında 1221-1225 tarihleri yazıyor. Mimari özelliklerine göre daha sonraki yıllara ait olduğu söyleniyor, ama bence Osmanlı camilerinden en büyük farkı kubbesiz oluşu. Tavan ahşap işçiliği de güzel. Bahçesindeki çınar ağacının camiyle yaşıt olduğu söyleniyor.



Yaşayan Müze değişik. Girişte ebru yapan bir kız var. İsteyenlere bir ebru yaptırıyor. O kadar asık suratlı ki, bir de ben deneyeyim diyemiyorum. Evde eski zaman yaşantısı canlandırılmış. Beypazarı’na ilk defa gelen biri görmeli diye düşünüyorum. Bahçesinde oturup güzel bir kahve içiyor, çıkışta satılan hediyelik eşyalara bakıyoruz.

İlçeyi turlamaya çıktığımızda, iyi ki İzmir den bu kadar uzaktayız diye düşünmeden edemiyorum. Yoksa ben yol uzun, nasıl taşırım derdine düşmeden neler alırdım neler. Tarhanalar, erişteler, kurutulmuş sebzeler, muhtelif baharat, sabunlar… Beypazarı kurusu dedikleri şey, bir cins galeta. Bir kaç torba kuru alınca çantada yer kalmıyor zaten. Bir de tarhana alıyorum, kışın çorba içmeden duramam. Gerisi kalıyor. Bir de bölgenin telkarisi meşhur. Takılara dayanamam, neyse ki bir kolye ucuyla atlatıyorum.

Günbatımına yakın Hıdırlık tepesine çıkıyoruz. Buradan tüm Beypazarı’nı görmek mümkün. Ege’de tren kaçtı, buradakiler biraz şans ve biraz akılla olayı çözmüşler. Eski Beypazarı dediğimiz zaten birkaç sokak. Bunu bozmamışlar, yeni evleri biraz öteye yapmışlar. Hem apartmanlar daha havadar bir yerde, hem de bölgenin dokusu bozulmamış. Buraları gördükten sonra, birbirinin aynısı apartmanlarla dolu Ege kasabalarını daha bir beğenmez oluyorum.

Akşam yemeği için Bağ Evi’ne gidiyoruz. Burası bir aile işletmesi. Yemekleri muhteşem değil, ama mesela baklavası öğlen yediğimizden güzel. Eğlenceli bir gösteri eşliğinde yenilen yemek nedeniyle tercih edilen bir yer. İşletme sahibi tüm masalara tek tek hoş geldiniz diyor. İki yüz yıldır ailesine ait olan bu evde, yine ailesiyle birlikte eski gelenekleri yaşatıyor. Konuşmasını dinlerken düşünüyorum, Beypazarlılar akıllı insanlar. Ailede tek oğlan varsa, düğün takısı dertleri yok. Damadın annesi kendi düğününde takılanları geline devrediyor. Bağevi sahibi, bu şekilde babaannesinin takılarının önce annesine, sonra da gelinlerine geçtiğini anlatıyor bize. Çocuklarının sünnet düğününü de aileden birinin düğününe denk getirirlermiş. Bir masrafla iki düğünü aradan çıkarırlarmış. 


85 yaşındaki dede önce şarkı söylüyor, sonra da oğluyla birlikte oyun oynuyor. Her türküyü söylemeden önce de hikayesini anlatıyorlar. Kına gecesini canlandırmak için de gruptaki genç kızları çağırıyor, onları da bu gösteriye dahil ediyorlar. Biz de bu eğlenceyi izlerken önden tarhana çorbası, sonra sarma ve güveç, ardından höşmelim ve baklavadan oluşan yemeğimizi yiyor, bol bol fotoğraf çekiyoruz.