25 Eylül 2013 Çarşamba

KÜBA - HAVANA - II

İlk durağımız Devrim Meydanı. Dünyanın en büyük meydanlarından biri. Merkezinde José Marti anıtı, meydanı çevreleyen binalarda pek çok resmini gördüğümüz Che Guevara'nın metal portresi yer almakta. Başka bir binanın duvarında da Camilo Cienfuegos'un portresini görüyoruz. Küba'da devrime öncülük eden, ama genç yaşta kaybedilen iki lider, meydana gelenleri selamlıyor. Meydanda gezinirken eski, yeni türlü arabalar, motorsikleti andıran cocotaksiler, ve bisikletli taksiler önümüzden geçiyor.




Sonraki durağımız Otel Nasyonal. Burası devrimden önce Al Capone dahil pek çok şaibeli kişinin çokça vakit geçirdiği bir yer. Herhalde kumar oynanıyor, planlar yapılıyordu. Şimdi bol resimli lobisinde burada kalmış ünlüleri görebiliyor, dilersek barında bir kokteyl alabiliyoruz. Yemyeşil bahçesinde geziniyoruz. Otelden çıkışta, kapının önünde duran eski model ama pırıl pırıl bir araba görüyoruz. Eski arabaların bazıları o kadar temiz ve güzel ki, antika olarak değerlidir diye düşünüyorum.



Ardından Devrim Müzesi'ne giriyoruz. Burası, Batista'nın Başkanlık Sarayı olarak kullandığı ve devrim sırasında arka kapısından kaçıp gittiği bina. Girişte, merdivenlerin başında kurşun delikleri karşılıyor bizi. Devrim öncesi yapılan saldırılardan birinin anısı. Yukarıda devrimle ilgili türlü araçlar, silahlar, yazılar ve fotoğraflar sergileniyor. En fazla aklımda kalan, Che'nin delikanlılık yıllarından kalma bir toplu fotoğraf. Yüzü tanıdık geliyor, ama çıkaramıyorum. Yerel rehberimiz söylemeseydi bilemezdim. Bende nasıl bir ifade belirdiyse artık, gülmeye başlıyor ve epey bir gençlik hali diyor. Çıkışta devrim öncesi kullanılan yat ve arabalar sergileniyor. Bir de dört dev karikatür. Batista, Reagan, baba ve oğul Bush'lara teşekkür ediliyor. Sırasıyla devrimi gerçekleştirmelerine, güçlendirmelerine, sağlamlaştırmalarına ve geri dönülemez hale getirmelerine yardım ettikleri için.


Yemek zamanı. Canlı müzik eşlik ediyor bize. Neşeli tonlar, yan masadaki turistleri piste çekiyor. Bu arada masaya cipse benzer bir atıştırmalık geliyor, tadını bir şeye benzetemiyorum. Yuvarlak ve çıtır çıtır. Meğer muz kızartmasıymış! Muzu ilk defa bu şekilde görüyorum. Yemekten sonra tüm Küba'da görmeye alışacağımız bir manzara ile karşılaşıyoruz. Müzisyenler önden bahşiş topluyor, sonra da CD'lerini satmaya çabalıyorlar.


Yemekten sonra 500 yıllık Armas Meydanı. Burada daha sonra göreceğimiz Kent Müzesi, ortada sahaflar, kenarda serinlemek için oturup bir şeyler içtiğimiz kafeler var. Çok hoş, otantik bir yer, kendinizi unutup saatlerinizi geçirebilirsiniz. Yine benim dikkatimi çeken alakasız bir şey oluyor, köpeklerin boyunlarında kimlikleri var. Naylon kılıflı, bizim ehliyet büyüklüğünde kağıtlar. Köpeklerden birinin yanına gidiyorum, derhal uzaklaşıyor. O yüzden ne yazdığını göremiyorum.

Prado'ya (Kordon) doğru yola çıkıyoruz. Caddenin bir tarafında aynı bizim Kordon'un eski hali gibi deniz ve oturmak için kalın beton set var. Kara tarafında, emperyalizme meydan okumuş dünya liderlerinin büstleri yer alıyor. Baştan ikinci sıradaki Atatürk'ü ziyaret ediyoruz. "Yurtta sulh, cihanda sulh" önden Türkçe, altında İspanyolca yazılmış. Ülkemizi ve Taksim'i bir kez daha anarak yolumuza devam ediyoruz.


24 Eylül 2013 Salı

KÜBA - HAVANA I

"Gözlerin bu güne dek görmüş olduğu en güzel şey!"

Bu lafı Christoph Colomb Küba'ya çıktığı zaman söylemiş. Bizim duygularımız karışık. Memleketten güzel haberler alma derdindeyken, İzmir'den Havana'ya beklemeler dahil 24 saatte geldiğimiz için biraz sersemlemiş durumdayız. Bu şartlar altında etrafımıza bakıyor, yemyeşil manzaranın  olabildiğince tadını çıkartmaya çalışıyoruz. Klimalı otobüsümüz Çin malı. Geçen seneye kadar eski otobüslerle seyahat edildiğini, bunların yolda en az bir kez bozulduğunu, kenara çekilen her aracın yanında diğerlerinin durduğunu, imece usulü tamir edilip yola çıkıldığını öğreniyoruz. Yeni otobüslerin tek dezavantajı, birbirinin aynı olması. Yani birden fazla otobüsün geldiği bir yerdeyseniz, bir de benim gibi hemen paniğe meyilli biriyseniz tehlike altındasınız! Hangi otobüs? Bunu bilmenin tek yolu, tecrübeli ve akıllı bir arkadaşımın yaptığı gibi otobüsün yazılarının arasındaki numarayı ezberlemek. Mesela bizimki 124 idi, Bunu kolayca yakalayamayabilirsiniz, ama bilerek bakınca hemen görebiliyorsunuz.


İlk gün otelde dinlenmek yerine hemen dışarı çıkıyoruz. Sanki 24 saattir yollarda olan biz değiliz, hemen çevreyi gezmeye başlıyoruz. Etrafta çok müze var, bunlardan bir kısmını sonradan gezeceğiz. Ama mesela Çikolata Müzesini gezme imkanı bulamayacağız. Ne zaman önünden geçsek kapalı, bir türlü denk getiremeyeceğiz. Sokakları, meydanları dolaşıyoruz. Bir zamanlar zengin olan, ama şimdi fakirleşmiş bir ailenin evinde gibi hissediyorum kendimi. Bakıma alınan bazı binalar boyanmış, bazıları dökülüyor. Ama hepsi temiz, hepsi kullanılıyor. Giyile giyile yıpranmış, rengi solmuş, ama temiz ve ütülü bir ipek elbise gibi duruyor Kübalıların üzerinde.

Aynı zamanda imalat da yapan bir biracıda günü bitiriyoruz. Daha çok yerli halkın geldiği bir yer burası. Boş masa bulmak zor. Biz de tam kadro değiliz, küçük bir masanın etrafına sıkışmaya razı oluyoruz. Çok tüketildiğinden midir, fazla soğuk değil biralar. İçerideki imalathaneyi de gezdikten sonra otelimize dönüyoruz.

Tüm gezi boyunca yemeklerde aynı soruyla karşılaşacağız: Tavuk mu, balık mı. Bu memlekette sığır ve koyun eti fazla tüketilmiyor. Hatta iyice ihtiyarlamadan sığırları kesmek yasak diye duyuyoruz. Bunun yanında meyveler çok çeşitli. Ananas, papaya, guava (aşk meyvesi) , avokado, mango, muz ve portakal. Tatlı olarak da sütlü bir tatlı, ya da dondurma ikram ediliyor.

Yemek sonrası yorgunluk kendini fena hissettiriyor. İzmir'de 22:30'da başlayan uçak yolculuğumuz, Türkiye saatiyle 22:00'de bitmişti, yine bizim saatle 05:00 gibi sallanarak odalarımıza çıkıyoruz. Arada 7 saat fark var.


Ertesi sabah erkenden uyanıyoruz. Memleketten gelen haberler pek iç açıcı değil, herkeste biraz burukluk var. Haberleşme imkanlarımız kısıtlı. İnternet yok, telefon kafasına göre bazen çalışıyor. En garantili olan mesaj, o bile her yerde gitmiyor. Herkes ne öğrendiyse, birbirine haber veriyor.


Sabah kahvaltısına meyve tabağı ve peynirlerle başlıyoruz. Meyve tabağında papaya, guava (aşk meyvesi), karpuz, ananas ve portakal var. Peynir tabağında yok yok! Gravyer, küflü peynir ve kamamber dahil pek çok çeşit var! Yalnız, ilk gün adam başı bir tane gelen peynir tabağı, ikinci gün her masaya bir tane olarak değişecek. Her birimize küçük yağ ve reçel paketi geliyor. İsteyene ayrıca omlet, yumurtalı ekmek falan da getiriyorlar. Kuvvetli bir kahvaltı yapıyoruz.

Otelimiz San Fransisco Meydanında. Buradaki San Fransisco Manastırında yıl boyunca konserler veriliyormuş. Otelimizin önünde Chopin olduğu söylenen bir heykel, az ötesinde de tamamen modern tarzda bir başka heykel daha var. Bir gün önce gezdiğimiz sokaklardan yeniden geçiyoruz. Yolumuzun üzerinde Buenavista Social Club'ın afişini görüyoruz. Gezimizin son gününde onları izlemeye geleceğiz buraya.

10 Şubat 2013 Pazar

SÖKE CAMİLERİ

Bazen güzel şeyler yakalamak için dünyanın öbür ucuna gideriz, ama burnumuzun dibindekileri görmeyiz. Söke'de harika bir gün geçirdim. Belki bir kısmımız bu ilçeyi otoyoldan çıktıktan sonra alışveriş merkezlerinin bulunduğu bölge olarak bilir. Öyle bir yere de gittik doğrusu, ama yalnızca müze ziyareti için...

Sabah ilk olarak Ortaklar yolunda Magnesia ören yerine uğruyoruz. Aslında burası günün önemli bir kısmını geçirebileceğimiz bir yer, ama biz yalnızca oradaki Çerkez Musa Camii için oradayız. Şimdi ancak kalıntılarını görebildiğimiz camii, 15. yüzyıldan kalma bir yapı. Hemen yanında yer alan kalıntılardan alınan taşlar da kullanılarak yapılmış. Ama akıbeti onlardan farklı olmamış.




Söke'nin antik ismi Sokia. Menteşe Beyliğinin merkezliğini yapmış, Osmanlı döneminde sancak merkezi olmuş, ancak 19 yy'dan sonra varlığını kaza olarak sürdürebilmiş. Şu anda da Aydın'ın en büyük ilçesi.


Merkezde ilk durak Hacı İlyas Camii. Harap haldeyken mütesellim İlyaszade İlyas Ağa tarafından yeniden yaptırılmış. Mütesellim, Osmanlı zamanında mutasarrıf vekili demekmiş. Yani devleti temsil eden en yetkili kişi. Onarım, kapı üzerindeki kitabede ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Harabelerden alınıp kullanılan taşlar ve sütun başları camiyi ilginç hale getirmiş. 



Ziya Bey Mescidini görünce şaşırıyoruz, çünkü tipik bir islam yapısı gibi değil. Binanın içinde ve dışında taş oymalar var. Mihrap, mimber hep taş oyma.

Öğle yemeği için bir alışveriş merkezine giriyoruz. Burası, Söke'de görmeye alışık olduklarımızdan farklı, bir etnografya müzesi var. İçeriyi müze görevlilerinin açıklamaları eşliğinde geziyoruz. Kaftanlar, yağlıklar, peşkirler, bohçalar derken yarım saatten fazla bir zaman su gibi akıyor.


En çok aklımda kalan, padişah Abdülhamit kızını evlendirene kadar düğünlerde kızların kaftan giydiği. Genelde kırmızı, pembe ve mor renklerde yapılıyor, sonradan da önemli günlerde, ziyafetlerde kullanılabiliyor. Ne zaman ki Abdülhamit kızının düğününde beyaz gelinlik kullanıyor, sarayı moda merkezi olarak gören halkımız kaftanı bırakıyor.


Müzeden çıkışta hemen yanındaki lokantada yöresel yemeklerden yiyoruz. Üç kişiyiz, Tire köfte, mantı ve paşa böreği ısmarlamamız öneriliyor. Köfte güzel, mantı hazırdan yapılmış. Paşa böreğini ilk defa yiyorum, çok değişik geliyor bana. Lokanta sahibinin yorumuyla lazanya ve mantının nişanlanmış hali. Kabak tatlısını zaman darlığından bir dahaki sefere bırakıp kahvemizi geleneksel biçimde zarflı fincanlarda içiyoruz. Paşa böreğinin fotoğrafı, sevgili Nina Bencoya'dan.


Son ziyaretimiz, Balat İlyas Bey Külliyesi'ne. Cami, biri kadınlar için iki hamam ve medrese göreceğiz. Cami ve hamam onarılmış. 

Medrese harap durumda. İlk olarak camii geziyoruz. Taş işçiliği inanılmaz. Dışarıdan baktığımızda bazı taşların yine antik çağlardan olduğunu fark ediyoruz. Ama kapıdaki yazılar, içindeki oymalar bambaşka. Bir kısmı taş, bir kısmı mermer. Biraz ileride hamamlar, sıcak su sistemi görülebilecek şekilde restore edilmiş.

Gördüğümüz tüm camiler, tek minareli. Osmanli devrinde birden fazla minaresi olan camileri yalnızca sultan soyundan insanlar yaptırabilirmiş. Ardahan'da görkemli bir yapı yaptırdığı için padişah tarafından sürgüne gönderilen İshak Paşa'yı hatırlıyorum.

Güzel bir günün ardından keyif içinde İzmir'e dönüyoruz.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

KALKANDELEN VE MANASTIR

Sabah erkenden Kalkandelen'e doğru yola çıkıyoruz. Etrafı yemyeşil yollardan geçiyoruz. Çorak topraklarda yaşayan bizler için buraları bir cennet.


Kalkandelen'de ilk durağımız Alaca Camii. Otobüsten inerken hiç bir şeyin farkında değiliz, çünkü caminin bize bakan tarafı onarımda. Bahçesine girdiğimiz an şaşkınlıktan gözlerimiz açılıyor. Caminin her tarafı motiflerle bezenmiş. İçinin de aynı şekilde süslenmiş olduğunu görünce, daha da şaşırıyoruz. Birgi'deki Çakırağa Konağına benziyor, ama çok daha gösterişlisi. Yapımı için maddi destek veren iki kız kardeş, değişik çiçeklerle dolu bahçenin bir tarafında mütevazı bir mezarda yatıyor.

Kültür merkezine dönüştürülmüş Çarşı Camii, ve sanat merkezi olarak kullanılan Osmanlı hamamını gördükten sonra Harabati Baba Tekkesine geçiyoruz. Burası, Kanuni zamanında kurulmuş bir Bektaşi tekkesi. Girişteki izbandut gibi adamı görünce şaşırıyoruz, çünkü Bektaşi gibi durmuyor. Bahçeyi bize o gezdiriyor. Yugoslavya zamanında tekkenin kumarhane ve disko olarak kullanıldığını anlatıyor. Şimdi düzelmiş, tamam, ama bir terslik var. Daha sonra derviş mezarlarının ve tekkenin bulunduğu binaya giriyoruz. İçerideki adam Bektaşi, ve dışarıdaki hakkında bir şey söylemek istemiyor. Yalnızca bizim tek bir merkezimiz var, o da Arnavutluk'ta diyor. Türkiye'ye döndükten sonra tekkenin bir kısmının zorla ele geçirildiğini, hatta bazı politikacılarımızın anlaşma için araya girdiğini öğreniyorum.

İkinci durak Manastır. Bir arkadaşımın ailesi Manastır'dan gelmiş. Babaannemin memleketi Grebene, Osmanlı zamanında buraya bağlıymış, şimdi Yunanistan sınırları içinde. Babaannemin ailesi Makedonca değil, Rumca konuşurdu. Ülke sınırları belirlenirken, konuşulan dile göre karar verilmiş. Her halde bu yüzden kasaba Yunanistan'da kalmış. Bir gün Grebene'ye gidersem, babaannemin anlattıklarını yazmak isterim.


Şehri gezerken tuhaf bir hisse kapılıyorum. Sokaklar geçen yüzyıldan epey bir iz taşıyor. En bilinen yer, Shirok sokak. Tabelada aynen böyle yazıyor. Elveda Rumeli dizisi burada çekilmiş, hiç seyretmediğim için "şurası falancanın dükkanı" türü açıklamalara yabancı kalıyorum. Biz oradayken de başka bir film çekimi yapılıyor.

Buralarda Türk dizileri çok revaçtaymış. Öyle ki, yılbaşı programlarından birinde halka gelecek yıldan beklentilerini sorarlarken bir hanım, Onur ve Şehrazatın evlenmesini istiyorum demiş! Kurtlar Vadisini de seyrediyorlar mı, onlar da ölümlerin ardından mevlüt okutuyorlar mı diye düşünmedim desem, yalan olur...

Bu şehir, Osmanlı tarihinde çekilen ilk filme ev sahipliği yapmış. Sultan Reşat'ın Manastır ziyaretini filme alan Milton ve Janaki Manaki kardeşler paylaşılamıyor. Osmanlı kendi halkından sayıyor, Manastır doğumlu iki sinemacı için burada her yıl film festivali düzenleniyor. Bu arada Yunanlılar ve Sırplar da bu iki kardeşi sahipleniyor.

Öğlen yemeği için bir İtalyan lokantasına oturuyoruz,.pizza ve makarna yiyoruz, gayet güzel. Yanında söylediğim limonata, bizim alıştığımıza benzemiyor. Limonu oldukça fazla, ve şekeri yanında geliyor. Gezi boyunca limonata ısmarlıyorum, hepsi de bu şekilde servis ediliyor.  

İshak Çelebi Camii onarımda, küçük bir kısmı kullanıma açılmış. Ardından, şu anda müze olarak kullanılan kışlaya gidiyoruz. Atatürk, bu kışlada askeri idadiyi bitirmiş. Müzede Atatürk'e ayrılan bir yer var, bizi duygulandırıyor. Bir başka kısımda da Makedonya'nın bağımsızlığı için savaşanlar var. Değişik bir durum. Şöyle ki, bir taraftan kendinizi memleketinizde gibi hissediyorsunuz, bir taraftan Büyük İskender'in soyundan geldiğini iddia eden, o kimliği öne çıkarıp Osmanlı'dan kopmak isteyen bir anlayışla karşılaşıp duruyorsunuz. Ülkeyi gezerken sürekli bu ikilemi hissediyorum.

Müzede Atatürk'e sevdalanmış Eleni'nin mektubunu okuyoruz. Çok hoş, duygusal bir mektup. Rivayete göre, yolda zevkle dinlediğimiz parçalardan biri Eleni tarafından söyleniyormuş. İnsanın içini ısıtan bir şarkı bu.
.




Şarkıyı bir kez daha dinlerken gecelemek üzere Ohrid'e doğru yol alıyoruz.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

ÜSKÜP

Çifte çifte paytonları getirdim sana,
Ne dedim de darıldın, darılma bana.


Yukarıdaki türküyü henüz duymamışız. Gecenin ilerleyen saatlerinde havaalanındayız. Sabah 05:00 uçağı ile İstanbul'a, oradan da Üsküp'e uçacağız. Tamam, keyfimiz yerinde, ama gözler hafif kapalı, konuşma alt sınırda. Herkes "yarın"ı bekliyor.


Ebruli Tur, bizi Balkan gezisine çıkartıyor. Akla gelebilecek, ama önlenmesi mümkün olmayan tüm aksilikleri yaşayacağız, yine de keyfimiz yerinde olacak. Önceden birbirini tanımayan insanlar tur sonunda neredeyse akraba çıkacak. Mesela bir kısmı okul arkadaşı, iki kişi de dedelerinin ve muhtemelen babalarının arkadaş olduğunu öğrenecek. Bunun yanında birimiz kulak iltihabı geçirecek, bir yerlerde unutulan eşyalar çalınacak. Aralarından öylesine seçtiğim tuhaf rastlantılar ardı ardına yaşanırken kimse kimseyi üzmeyecek, hepimiz keşke aynı otobüs bir başka gezide yine beraber olabilse diye içinden geçirecek. Bunlar daha yaşanmadı.



İstanbul'dan kalkıyoruz, bir saat içinde Üsküp'teyiz. Uçaktan aşağıyı seyrediyorum. Geniş tarım alanları, şehre yaklaştıkça yerini ağaçlı bölgelere bırakıyor. Vardar nehri kıvrım kıvrım şehrin içinden geçiyor. Büyük İskender Havaalanına iniyoruz.  Dışarı çıkınca sıcak çarpıyor. Bilgisayardan baktığımızda ortalama sıcaklık 30°, ama şansımıza 10° daha fazla! Tüm gezi boyunca hep bu sıcaklık sorunu olacak, güneş bazılarımızın canını acıtacak kadar yakacak.

Şehre yaklaşırken her tarafta adı geçen haçı görüyoruz. Sanki İzmir'de Çatalkaya'nın tepesine bir haç dikmişler gibi. Her taraftan görünüyor, gece de ışıklandırılıyor. Çünkü şehre Türk bölgesinden giriliyor, büyüklü küçüklü camiler göze çarpıyor. Gelen misafirlerin burasını müslüman şehri zannetmesi istenmiyor. Camiler yıkılamayacağına göre, kocaman bir haç yapıp hristiyan olduklarını kanıtlamak istiyorlar.


Şehrin şu anki ismi Skopje, nereden geldiği tam olarak bilinmiyor. Bir rivayete göre ok kelimesinden çıkmış, ama grubumuzdaki doktorlara göre "skupi" kelimesinden türemiş. Bu kelimenin anlamı gözlem. Antik çağdaki ismi Scupi, neden olmasın. Adı nereden gelirse gelsin, Osmanlı zamanında önemli bir şehirmiş. Avusturya 1689 yılında bir süreliğine eline geçirince ilk felaketini yaşamış. General Piccolomini, hayran olduğu şehri veba salgını  bahanesiyle tamamen yakmış. İki gün süren yangının sonunda o güzelim yapılar, bahçeler perişan olmuş. O sıralar eski gücünü kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, geri aldığı şehri bir daha eski haline getirememiş. İkinci yıkım 1963 yılında 20 saniye süren depremle gelmiş. Şehir büyük ölçüde hasar görmüş. Öyle ki, Birleşmiş Milletler 78 ülkenin katıldığı bir destek fonu kurmuş. Picasso dahil pek çok sanatçı bu fon için birer eserini bağışlamış. 


Türkiye'ye çok güveniyorlar. Yerel rehberimiz anlatıyor, zamanında Miloseviç Yunan başbakanına Makedonya'yı paylaşma teklifi götürmüş. Türkiye'nin tepkisinden korkan başbakan bu teklife sıcak bakmamış. Bölge, son savaştan en az etkilenen yerlerden, yine de eski Yugoslavya'nın diğer ülkelerine göre fakir durumda. Daha çok tarım ve hayvancılıkla geçiniliyor.


Vardar nehri şehri ikiye bölüyor. Osmanlı zamanından kalan, daha çok müslümanların  yaşadığı kısım pek bakımlı değil. Küçücük bir kapalıçarşısı var, Bezistan. Sokakları dolaşırken 70'li yıllarda bir Anadolu kasabasını geziyor gibiyiz, Türkçe yazılar göze çarpıyor. Yalnız günlerden Pazar, dükkanların çoğu kapalı. Buranın köftesi ve kuru fasulyesi meşhur. İki kişiyiz, birer porsiyon söylüyoruz. Fasulye toprak kapta geliyor, güzel. Köfte bizi şaşırtıyor, aynı İnegöl köfte! Sonradan Bursa tarafındaki Makedon göçmenleri düşününce durum aydınlanıyor. Yanına bir de közlenmiş biber istiyoruz. Biberler sürprizli. Bir kısmı tatlı, bir kısmı acı. Kısmetimize ne çıkarsa artık.


Şehirde 30 kadar cami var. İlk yapılan Sultan Murat Camii, yanında da İsa Bey Camii yer alıyor. Buralarda camiler yalnızca ibadet saatlerinde açık, diğer zamanlarda kapalı. Bu yüzden bütün gezide yalnızca birkaç caminin içine girebiliyoruz. Birinde Türkçe, bir ikisinde Arnavutça, diğerlerinde Boşnakça vaaz veriliyormuş.


Üsküp Kalesine çıkıyoruz. Depremde hasar gören kale, yakın zamanda onarılmış. Yalnız içine kilise yapılacak söylentisi Arnavutlarda gerginlik yaratmış. Şimdi içeri girilmiyor, duvarlarına bakabiliyoruz ancak. Dolaşırken piknikçiler bize buyrun diye sesleniyor, teşekkür ediyoruz. Burada Türk olmak güzel bir şey.


Kalenin yanında Mustafa Paşa Camii, diğer tarafta Arasta Camii, beyaz minaresiyle dikkat çekiyor. Akustiği iyi olduğu için gösteri merkezi olarak kullanılan Kurşunlu Han, şimdi sanat galerisi olarak kullanılan Davut Paşa Hamamına dışarıdan bakıyoruz. Eski Yugoslavya'daki hamamların hemen hepsi, şu an sanat galerisi olarak hizmet veriyor. Kapan Han onarılmış, içinde lokantalarıyla birlikte ziyaret edilebiliyor. Saat kulesi, Osmanlı zamanında yapılan ilk saat kulesi. Tren istasyonu, deprem anı duran saatiyle müze olarak kullanılıyor.


Sultan Murat döneminde başlanan, Fatih zamanında bitirilen Taşköprü, şehrin simgesi. Köprü ile şehrin hristiyan kesimine geçiyoruz. Bu taraf öyle bakımlı ki, sanki iki ayrı yerde gibiyiz. Taşköprünün kitabeleri değişik senelerde yapılan onarımlar sırasında teker teker yok olmuş. Son bakımda mihrabı da gitmiş, gelen tepkiler üzerine tekrar yerleştirilmiş, yalnız Sultan Murat döneminde "yeniden yapıldığı" belirtilmiş. Bu arada Makedonlar, köprünün Romalılar döneminden kaldığı yönünde iddialarda bulunmaya başlamışlar.

Köprünün sonunda kocaman bir meydan var. Hoparlörden meydana yayılan klasik müzik, eski Yugoslavya günlerinden kalma sanki. Dört yanda heykeller, Büyük İskender, babası Philip, Kiril kardeşler, Osmanlı'ya karşı ayaklanıp öldürülen Karpos, bu heykellerden bazıları. Meydanın bitiminde, şehrin en büyük caddesi, Makedonya caddesi bulunuyor. Sultan Reşat'ın Makedonya gezisinde faytonla gezdiği cadde, şehrin en turistik mekanlarının bulunduğu yer. Asıl adı Agnes Gonca Boyacı olan katolik Arnavut Rahibe Teresa'nın doğduğu ev bu cadde üzerinde. Değişik pastaneler, lokantalar arasında geziniyoruz. Caddenin sonunda da Türk markalarıyla Ramstore alışveriş merkezi var.

Akşam yemeği için turistik bir lokantaya gidiyoruz. Yemekte kuru fasulye ve köfte dışında közlenmiş biber, patlıcan, değişik peynirler ve börekler var. Fasulye, öğlen yediğimizden daha güzel, köfte ve biber aynı kalitede.  Ama yanında gelen patlıcan, domates ve peynirler harika. Gerçekten doğal şartlarda yetişmiş gıdaların tadı başka oluyor.


Yemek sırasında müzik başlıyor. İlk şarkılar kendi dillerinden, güzel güzel dinliyoruz. Sonra Türkçe bir parçaya geçiyorlar. Kendilerine has bir aksanla okudukları parçanın sözlerini anlamak hoşumuza gidiyor. 


Okka okka lokumları yedirdim sana
Ne dedim de darıldın, darılma bana.




Ailesi Üsküp'ten gelmiş arkadaşlarımı düşünüyorum şarkıyı dinlerken. Derken, diğer parçalarla şaşırıyoruz. Kalenin Bedenleri, Kızım Seni Ali'ye Vereyim mi, Osman Aga, Senede Bir Gün ve Neden Saçların Beyazlanmış Arkadaş geliyor ard arda. Makedonca söylüyorlar. Haydi bir kısmı anonim, ama son ikisinin bestecisi Türk. Meğer onlar da Türkiye'den şarkı adapte etmişler. 


Bu şarkıların eşliğinde edilen danslarla geceyi bitiriyoruz. Oldukça erken bir saatte başladığımız günümüzü yorgun ama neşe içinde sonlandırıyoruz.

8 Mayıs 2012 Salı

HASANKEYF - MİDYAT

Sabahın körü bile diyemeyeceğimiz bir saatte yollara düşüyoruz. Öyle ki, uçağımız Diyarbakır'a vardığı zaman hala sabahın erken saatlerindeyiz. Hemen kahvaltı için Hasan Paşa Hanı'na koşuyoruz. Burası alabildiğine turistik bir yer. Üst katı muhtelif kahvaltı mekanları ile dolu. Bizim için hazırlanmış masalarda bize değişik gelecek patlıcan, çemen, yoğurt üzeri vişne şurubu ve bal kaymak fıstık tabağı var. Onun dışında değişik peynirler, zeytinler, kaymak, bal, domates, yeşillikler gibi bize daha yakın gelen yiyecekler de masada. Ekmekler güzel, çaylar değil.


Çıkışta alt kata bir göz atıyoruz. Che Guevara, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya ve Said Nursi resimlerinin işlendiği halılar, bir dükkanın kapısında asılı duruyor. Diğerleri ile beraber olmak acaba en çok hangisine koymuştur diye düşünüyorum.


Yola çıktığımızda hoş manzaralar görüyoruz. Şehre girerken geçtiğimiz surlara yakın bir yerde, kavşaklardan birinin ortasındaki yeşillik alanda birisi kadın üç kişi güneşin tadını çıkarıyor. Zamanın valisi tarafından şehrin daha havadar olması amacı ile yıkılmasına karar verilen surların, Fransız arkeolog Albert Gabriel tarafından kurtarılmasını anıyoruz. Baştan Fransız ordusunda Türklere karşı savaşan hoca, sonradan İstanbul'da Fransız Arkeoloji Enstitüsünü kuruyor.


Hasankeyf, yaklaşık 12000 yıl önce kurulmuş bir yerleşim birimi. Tarihi İpekyolu üzerinde olduğu için  yıllarca önemini korumuş. "Ben esere eser demem, eser benim olmayınca" mantığı ile suların altında kalacak. Belki burada bir türbe, bir külliye, bir zaviye,  iki de cami olduğunu söylersek kurtarabiliriz. Kim bilir.


Uzun Hasan'ın Otlukbeli Savaşında yaralanıp ölen oğlu için yaptırılan Zeynel Bey Türbesi bir tarafta. Eski bir tapınak iken, Romalılar döneminde kiliseye dönüştürülen yapının üzerine Artuklular tarafından inşa edilen Ulu Camii diğer tarafta. Kaldırıp taşımak yerine su seviyesini alçak tutsalar olmuyor mu acaba. İlk olarak El-Rızk Camii taşınacakmış. İnat uğruna gidecek kaçıncı yer olacak acaba Hasankeyf.


Büyük ve Küçük Sarayı geziyoruz. Küçük Saraydan Hasankeyf ve Dicle muhteşem görünüyor. Köprünün ne zaman yıkıldığı bilinmiyor. Bu manzarayı da taşıyabilecekler mi acaba. El-Rızk Camiinin yalnızca minaresi ve kuzey bölümü duruyor. Minarenin üzerinde yazılar ve süslemelerle birlikte, Allah'ın 99 ismi yazılı. Diğer bir özelliği de şerefeye çıkan iki merdiveninin olması.


Buraya özgü şebot balığından tadamıyoruz, ama Dicle'ye karşı birer mırra içiyoruz ve Midyat'a doğru yola çıkıyoruz. Öğlen yemeğini Bahçevan Ocakbaşında yiyeceğiz. Lokantamızı ararken şoförümüz bana Fransızları hatırlatıyor. Bilen bilir, Fransızlar kendileri gibi konuşamayanların ne dediğini bir türlü anlamazlar. Pratik zeka eksikliğinden mi, züppelikten mi, artık bilemiyorum. Takside gideceğim yeri anlatmak için haritayı açtığımı bilirim. 


Biz de uzun süre lokantamızı arıyoruz, telefonda verilen tarifi rehber de şoförümüz de tam anlamadığı için sokaklarda dolaşıp duruyoruz. Aramızda Bahçevan şurası mı burası mı şeklinde konuşuyoruz. Bir süre sonra rehberimiz lokantayı bir kez daha arıyor, ve yine şoföre veriyor. Bir süre sonra şoförün şu şekilde söylendiğini duyuyoruz:


"Neden bana Bahçevan olduğunuzu söylemediniz. Ben size iki üç tane tur getirdim. Allah sizi ne yapsın!"


Biz şaşkınlıklar içinde birbirimize bakıyoruz. Hangi dilde konuşuyorduk acaba? Gel de anma şu Fransızları.


Bahçevan Ocakbaşı'nda karışık tabak alıyoruz, yemekler güzel. Pilavı farklı bir pirinçle yapıyorlar, gezi boyunca bunu fark ediyoruz.


Yemekten sonra Mor Gabriel Manastırına geçiyoruz. Bu manastır, Süryanilerin en eski manastırlarından, MS 400 yıllarında kurulmuş.  Yörenin adı Turabdin, Süryanice Münzevilerin Dağı anlamına geliyor. Adını aldığı Mor (Aziz) Gabriel, Turabdin Metropolitlerinden.


Bu manastır, Süryaniler için Kudüs kadar önemli. Gezerken 50-60 m² büyüklüğünde bir yere geliyoruz. İkibinin üzerinde azizin burada yattığını öğrenince şaşırıyorum. Manastırı bize gezdiren kişi bunu sezmiş gibi açıklamaya başlıyor. Süryanilerde din adamları doğuya bakacak şekilde oturur halde defnediliyor. Dört beş yıl sonra bir başkası öldüğünde kemikleri yan tarafa alıp yeni din adamını sandalyeye oturtuyorlar. Tabi bu şekilde bir çok kişi aynı yerde gömülü olabiliyor.


Timurun seferlerine kadar manastırda sağlam duran varak işlemelerden geriye hemen hemen  bir şey kalmamış, ama yapı tüm heybetiyle duruyor. Artık eğitim vermese de genç öğrenciler burada kalabiliyor.


Çıkışta Midyat sokaklarını dolaşıyoruz. Buradaki evler, aynı manastır gibi taş işçiliğinin güzel örneklerini sergiliyor. Süryani telkarileri, Süryani şarapları arasında dolanıp duruyoruz.


Akşam otelde açık büfe var. Bu tip menülerde her zaman yaptığım gibi salatadan tatlıya geçiyorum. Özel bir şey yok. Yaklaşık 20 saat süren günümüzün sonunda perperişan uykuya geçiyoruz.

20 Mart 2012 Salı

SARDES

Bu gezi hiç aklımda yoktu, yalnızca seminere katılmayı düşünüyordum. Ama seminer beni heveslendirdi. Pazar sabahı, hafta arası kalkmadığım kadar erken bir saatte yola çıktık.


Lisede Lidya ile Frigyayı hep karıştırırdım. Hafif dalgın tarih öğretmenimiz, sınavda "Başkenti Gordiondur, İskender burada Midas'ın düğümünü kılıcıyla çözmüştür" cevabına her ikisi için de yarım puan verirdi. Bu da bana yeterdi o zaman. Çok sonra, değişik çağrıştırma yöntemlerim sayesinde ayırt etmeyi öğrendim.


Sardes, Lidya'nın başkenti. Ülke Persler tarafından işgal edilince, Büyük İskender'in gelişine kadar bir Pers idare merkezi olarak kalmış. Şehri ele geçiren İskender, yeni yapılarla birlikte şehrin hızla Helenleşmesini sağlamış. Son demlerini Roma döneminde yaşamış, sonra giderek küçülmüş, 18 yüzyılda bir kaç haneden oluşan mezra haline gelmiş, ancak Kurtuluş Savaşı sonrası yeniden gelişmeye başlamış.


Bölgeye geldiğimizde, ilk olarak şehrin kapısını görüyoruz. Yol yapımı sırasında yıkılan şehir surlarının hemen yanında yer alan kapı, şans eseri zarar görmemiş. Ama sur yanında Pers saldırısı sırasında yıkılan bir ev var. İçinde ne varsa öylece kalmış. Pers işgali MÖ 557 yılında olduğuna göre 2560 yıl önceki haliyle duran bir evden bahsediyoruz. Kaplar, eşyalar falan öylece duruyormuş. Bence en hazin olan, eline aldığı taşla birlikte duvarın altında kalan asker. O taş hala elinde, sımsıkı yumruğunun içinde duruyor. Bu, ve düşerken bacağı ters dönen asker, o anın dehşetini olabildiğince yansıtyor. Evleri başlarına yıkılıncaya kadar savaşmış insanlar.


Neyse ki bunlar müzede. Müzede bir de kap kacaklar, krem kaseleri, içki kadehleri gibi Lidyalıların daha değişik kültürlerini gösteren eşyalar sergileniyormuş, göremiyoruz.


Lidyalılar, üç değişik hanedan tarafından yönetilmişler. Bunlardan en bilineni Mermnadai-Şahin Krallar dönemi. Lidyanın en güçlü olduğu dönem, kral Giges'le başlıyor. Parayı icat ediyorlar, müthiş bir zenginlik içinde yaşıyorlar. Karun gibi zengin lafı, Giges'in torunu Kroisos'tan günümüze kadar geliyor.

Lidyalıların yemek kültürü biraz değişik. Köpek eti yiyorlar. Dereotu ve peyniri etle birlikte pişiriyorlar. Buraya kadar sorun yok, ama yemeklerinde baharatın yanında kan kullanmaları tuhafıma gidiyor.



Romalılar zamanında yapılmış sinagog ve hamam var. Sinagog önden oldukça büyük yapılmış, zaman içinde küçülen cemaate göre içine çeşitli odalar eklenerek bölünmüş. Hamamın toplanma yeri restorasyon aşamasında. Buranın akustiği o kadar güzel ki, hamamda şarkı söylemek lafını hatırlatıyor bize.


Altın işliklerini gezerken, adamların kaç yıl öncesinden bu altını işlediklerini düşünüyorum.Belki de altın sayesinde o kadar zenginlermiş ki, Yunanlılara küp küp altınlar gönderirlermiş. Hediye olarak. Hatta "giant" kelimesinin kral Giges'in gönderdiklerinden türetildiği düşünülüyor. Hediye edilen devasa altınlar neyi sembolize ediyordu, düşünüyorum. Bakın biz çok zenginiz mi, yoksa size saygılarımızı sunuyoruz mu...


Son olarak Artemis Tapınağını ziyaret ediyoruz. Bu tapınak, çeşitli evrelerde yapılmış, genişletilmiş, sonunda da kiliseye çevrilmiş bir yapı.


Öğlen yemeğini Salihli'de yiyoruz. Önden salata ve biber ezme geliyor. Önümüzdeki küçük tabaklara alıyoruz. Sonra, şiş üstünde her tabağa dörder adet köfte bırakılıyor. Arkadaşlar uyarmasa, köfteleri ara sıcakların devamı olarak düşüneceğim. Önden çorba, sonrasında da Kemalpaşa tatlısı gelince doyduğumu anlıyorum. Burada Kemalpaşa tatlısını tahinle ikram ediyorlar. Hindistan ceviziyle olandan daha güzel.


Yemekten sonra Bintepeler'e gidiyoruz. Burası küçüklü büyüklü belki yüzlerce mezar bulunan bir bölge. İnsanlar, kendi maddi imkanlarına göre değişik boylarda tepeler yaptırıp, ölülerini buralara gömmüşler. En büyüğü Büyükmutaf Tepe. Kral Alyatesse'nin burada gömülü olduğuna inanılıyor. İkincisi de Karnıyarık Tepe. Burada da Kral Giges ve Kroisos'un yattığı düşünülüyor. Hepsi ilk ve orta çağ döneminde soyulmuş olan bu mezarlar,  Anadolu Piramitleri diye anılmakta. İnsan eli ile yapıldığı düşünülünce gerçekten müthiş, çünkü yükseklikleri 70 metreye kadar çıkıyor.


Son olarak Giges Gölünü ziyaret ediyoruz. Sakin, güzel bir göl derken bir balıkçı teknesi suya iniyor. Etrafı seyrederken patırtılar duymaya başlıyoruz. O da ne! Köylü, balık tutmak için dinamit patlatıyor. Şu kadarcık gölde patlatılan dinamit, kim bilir kaç canlının yok olmasına neden oluyor. Kendi elimizle bindiğimiz dalı kesmekten ne zaman vaz geçeceğiz, bilemiyorum. Üç tarafı denizlerle dolu ülkemizde çok değil, beş on yıl sonra hiç balık kalmayacak. Bilip de önemsemiyorlar mı, yoksa gaflet ve delalet içindeler mi, anlamış değilim.


Her şeye rağmen güzel bir gün oluyor. Güzel bir havada, bir zamanlar onların yurdu olan bu topraklarda yaşayanları anıyoruz.