Lisede Lidya ile Frigyayı hep karıştırırdım. Hafif dalgın tarih öğretmenimiz, sınavda "Başkenti Gordiondur, İskender burada Midas'ın düğümünü kılıcıyla çözmüştür" cevabına her ikisi için de yarım puan verirdi. Bu da bana yeterdi o zaman. Çok sonra, değişik çağrıştırma yöntemlerim sayesinde ayırt etmeyi öğrendim.
Sardes, Lidya'nın başkenti. Ülke Persler tarafından işgal edilince, Büyük İskender'in gelişine kadar bir Pers idare merkezi olarak kalmış. Şehri ele geçiren İskender, yeni yapılarla birlikte şehrin hızla Helenleşmesini sağlamış. Son demlerini Roma döneminde yaşamış, sonra giderek küçülmüş, 18 yüzyılda bir kaç haneden oluşan mezra haline gelmiş, ancak Kurtuluş Savaşı sonrası yeniden gelişmeye başlamış.
Neyse ki bunlar müzede. Müzede bir de kap kacaklar, krem kaseleri, içki kadehleri gibi Lidyalıların daha değişik kültürlerini gösteren eşyalar sergileniyormuş, göremiyoruz.
Lidyalılar, üç değişik hanedan tarafından yönetilmişler. Bunlardan en bilineni Mermnadai-Şahin Krallar dönemi. Lidyanın en güçlü olduğu dönem, kral Giges'le başlıyor. Parayı icat ediyorlar, müthiş bir zenginlik içinde yaşıyorlar. Karun gibi zengin lafı, Giges'in torunu Kroisos'tan günümüze kadar geliyor.
Lidyalıların yemek kültürü biraz değişik. Köpek eti yiyorlar. Dereotu ve peyniri etle birlikte pişiriyorlar. Buraya kadar sorun yok, ama yemeklerinde baharatın yanında kan kullanmaları tuhafıma gidiyor.
Romalılar zamanında yapılmış sinagog ve hamam var. Sinagog önden oldukça büyük yapılmış, zaman içinde küçülen cemaate göre içine çeşitli odalar eklenerek bölünmüş. Hamamın toplanma yeri restorasyon aşamasında. Buranın akustiği o kadar güzel ki, hamamda şarkı söylemek lafını hatırlatıyor bize.
Altın işliklerini gezerken, adamların kaç yıl öncesinden bu altını işlediklerini düşünüyorum.Belki de altın sayesinde o kadar zenginlermiş ki, Yunanlılara küp küp altınlar gönderirlermiş. Hediye olarak. Hatta "giant" kelimesinin kral Giges'in gönderdiklerinden türetildiği düşünülüyor. Hediye edilen devasa altınlar neyi sembolize ediyordu, düşünüyorum. Bakın biz çok zenginiz mi, yoksa size saygılarımızı sunuyoruz mu...
Son olarak Artemis Tapınağını ziyaret ediyoruz. Bu tapınak, çeşitli evrelerde yapılmış, genişletilmiş, sonunda da kiliseye çevrilmiş bir yapı.
Öğlen yemeğini Salihli'de yiyoruz. Önden salata ve biber ezme geliyor. Önümüzdeki küçük tabaklara alıyoruz. Sonra, şiş üstünde her tabağa dörder adet köfte bırakılıyor. Arkadaşlar uyarmasa, köfteleri ara sıcakların devamı olarak düşüneceğim. Önden çorba, sonrasında da Kemalpaşa tatlısı gelince doyduğumu anlıyorum. Burada Kemalpaşa tatlısını tahinle ikram ediyorlar. Hindistan ceviziyle olandan daha güzel.

Son olarak Giges Gölünü ziyaret ediyoruz. Sakin, güzel bir göl derken bir balıkçı teknesi suya iniyor. Etrafı seyrederken patırtılar duymaya başlıyoruz. O da ne! Köylü, balık tutmak için dinamit patlatıyor. Şu kadarcık gölde patlatılan dinamit, kim bilir kaç canlının yok olmasına neden oluyor. Kendi elimizle bindiğimiz dalı kesmekten ne zaman vaz geçeceğiz, bilemiyorum. Üç tarafı denizlerle dolu ülkemizde çok değil, beş on yıl sonra hiç balık kalmayacak. Bilip de önemsemiyorlar mı, yoksa gaflet ve delalet içindeler mi, anlamış değilim.
Her şeye rağmen güzel bir gün oluyor. Güzel bir havada, bir zamanlar onların yurdu olan bu topraklarda yaşayanları anıyoruz.